Puan vermedi·440 syf.··Beğendi
· Kitabı okurken insanın içi biraz daralıyor. Roman, okuru yalnızca bir hikâyeye değil, kendi iç dünyasına da bakmaya zorluyor.
“Ruhumun ağrısını kemiklerimde bile hissediyordum” cümlesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Hepimizin hayatında, adı konulamayan ama bedende hissedilen böyle ruh ağrıları olmuştur.
Özellikle şu cümle çok sarsıcı:
“İnsanın kendi kendini aşağıladığı küçük anlar çok büyük travmalar aslında çünkü insan kendini kendine karşı savunamıyor. Aşağılayan kendisi, aşağılanan kendisi; nasıl yapsın?”
Gerçekten de, hepimizin belleğinde kendimizle aramızdaki köprüyü yaktığımız, kendimize öfke duyduğumuz anlar kayıtlıdır. insanın en derin yaraları tam da burada oluşur.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, aşkın narsistik bir ilişkide nasıl yıkıcı bir hâl aldığını anlatmasıdır. Aşk zaten yeterince karmaşık ve zor bir deneyimken, bir narsistin elinde “aşk” kisvesi altında uygulanan manipülasyonlarla neredeyse bir ömrün heba edilmesine tanık oluruz. Kahramanın hastalık derecesinde bağlanışını anlatan şu satırlar, bu ilişkinin özeti gibidir:
“Daha cümlesini bitirmeden gerekçesine inandım. Ona duyduğum bu marazi tutku simya gibi bir şeydi, her şeyi sonunda mutlaka E.’nin kazandığı bir altına çeviriyordu. Hem benden her an vazgeçebilirmiş gibi davranarak beni diken üstünde tutuyor hem de hayatımın her ânından haberdar olmak istiyordu. Üstümde kontrolünün olmadığı ufacık bir alana bile tahammülü yoktu…”
Bu satırları okurken insan ister istemez kendine soruyor: Vazgeçmenin mümkün olmadığını sandığın böyle bir bağın oldu mu hiç?
Kitabın sonunda ise insan, karmakarışık duygular ve düşüncelerle baş başa kalıyor. Maske üstüne maske, yaşam üstüne yaşam eklenirken, hayata alınan “her şey”in aslında insandan bir şeyler eksilttiği sonucuna varıyorsun. Hiç kimse kendinden vazgeçmeye değmez. Çünkü eğer buna değeceğini düşünürsen, heba olmuş bir ömrün sonunda fark edebilirsin ki en büyük düşmanın başkası değil, kendinsin.