Selam, kalemiyle ilk kez tanıştığım @sagetoylars ve @ruyayinlari etiketiyle çıkan #Sabıkalı ile geldim.
Konusu, akıcılığı, gizemi, yan karakterlerin hikâyeye doğal şekilde dahil oluşu ve temposu damakta gerçekten tat bırakıyor. Okurken keyif aldığımı söylemesem haksızlık olurdu.
Gelelim hikâyemize…
Daniella, anne ve babasının ayrılığından sonra annesiyle Amerika’ya gider. Okumayı çok istemesine rağmen annesinin rahatsızlığı buna izin vermez ve bir hukuk bürosunda danışman/asistan olarak çalışmaya başlar. İki yıldır neredeyse fark etmediği patronuyla bir Noel partisinde başlayan yakınlaşma kısa sürede aşka dönüşür. Ancak bu aşk, zamanla karanlık arzulara ve acıya evrilir. Daniella, hukukçu olamamasına rağmen adalet duygusuyla hareket eder; usulsüzlükleri belgeleyip onu hapse göndertir.
Tam da bu süreçte ailesinden kalan otelle ilgili sorunlar ortaya çıkınca, geçmişini arkasında bırakmak için İtalya’ya gelir.
Franco ise annesi vahşice öldürüldüğünde henüz 13 yaşındadır. İntikamla başlayan yolculuğu onu önce ıslah evine, sonra ada hapishanesine sürükler. Ancak Franco, dört duvar arasında sıkışıp kalan biri değildir. Kurduğu görünmez imparatorlukla, denizin de karanın da onu durduramadığı bir güce sahiptir.
Daniella’nın kaderi, Sara ile bir markette tanışmasıyla değişir. Aralarındaki açıklanamaz yakınlık, Sara’nın büyükannesi Nonna için düzenlenecek doğum günü davetiyle pekişir. Nonna, torununu görmek uğruna Daniella’yı farkında olmadan bir yazgının içine sürükler. Onu hapishaneye götürdüğünde, Franco ile karşılaşmalarının bu kadar sarsıcı olacağını kim bilebilirdi?
Franco, Daniella’yı kendisine gönderilen kadınlardan biri sanır ve işler tam da burada karışır. Nonna’nın hastaneye kaldırılmasıyla Daniella, De Luca ailesinin gözünde bir suçluya dönüşür. Ama bu, Franco ile yollarının ayrılacağı anlamına gelmez… Aksine, çekim ilmek ilmek örülmeye başlar.
Sabıkalı, karanlığın sadece bir mekân değil, bir miras olduğunu fısıldıyor.
Franco’nun Gorgona Adası’nda sertleşen ruhu ile Daniella’nın masum ama cesur duruşu, iki farklı kaçış biçimi aslında. Biri geçmişiyle yaşayarak güçlenmiş, diğeri geçmişinden kurtulmaya çalışarak ayakta kalmış. Bu yüzden yolları kesiştiğinde aşk bir sığınak değil, bir hesaplaşma oluyor.
Gerçek kurtuluş affetmek midir, yoksa kaybettiklerini geri almaya çalışmaktan vazgeçmek mi?
Kitabın en çarpıcı yanı, aşkı romantize etmemesi. Aşk burada yaraları kapatmıyor; onları görünür kılıyor. Adalet, intikam ve tutku aynı çizgide ilerliyor ve kazananı insanın kendi karanlığı belirliyor.
Birinin içine çekmeye çalışan karanlıkla, diğerinin tüm dünyası olan ışık…
Kısacası bu kitap okunmuyor; içinde yürünüyor. Ve yürürken insan kendi karanlığına da istemeden bakıyor.