·190 syf.····Okunma: 03 Şubat 2026 15:10 Bakın dürüst olacağım: Eğer "yaşlanınca kenara çekilir, bahçemle uğraşırım, çocuklarım da bana hürmet eder" gibi pembe hayalleriniz varsa, Kral Lear o hayalleri alır ve gözünün önünde paramparça eder. Shakespeare’in bu eseri bir tiyatro oyunundan ziyade, insanın ruhuna tutulmuş devasa, çatlak bir ayna gibi.
İşte benim penceremden, bu devasa yıkım:
Oyunun başında Lear, krallığını üç kızı arasında paylaştırmak için bir "sevgi yarışı" düzenliyor. Bu aslında tam bir narsisizm zirvesi. En çok süslü lafı eden, en büyük payı kapıyor.
Goneril ve Regan: Siyasetçi gibi konuşup dünyaları vaat ediyorlar.
Cordelia: "Hiç" diyor. "Sizi bir evladın babasını sevmesi gerektiği kadar seviyorum, ne eksik ne fazla." (Hikayeyi okurken Cordelia beni en çok yaralayan kişi oldu. En çok mutluluğu hak eden kendisiydi)
Gerçek sevgi dilsizdir, dalkavukluk ise bülbül kesilir. Lear bu ayrımı yapamadığı için aslında kendi sonunu imzalıyor. Bu sahne bana şunu hatırlattı: Duymak istediğin yalanı, bilmen gereken gerçeğe tercih edersen, bedelini her şeyinle ödersin.
Velhasıl Lear, gücünü kaybedip fırtınanın ortasında çırılçıplak kaldığında deliriyor. Ama işin garibi şu; adam tahtında otururken kördü, aklını yitirip o meşhur fırtınaya çıktığında ilk kez "görmeye" başladı.
Shakespeare burada bizi çok rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Gerçeği görmek için illa her şeyimizi kaybetmemiz ve çıldırmamız mı gerekiyor? Lear’ın o fırtınadaki feryatları, aslında modern insanın "ben kimim?" krizinin asırlar önceki ilk yankısı.
Yan karakterlerden bahsedecek olursak kralın yanında bir Soytarı var ki, adam oyunun vicdanı. Krala "Sen yaşlanmadan önce akıllanmalıydın" diye ayar verebilen tek kişi o. Bir de yan hikâyede gözleri oyulan Gloucester var. Onun şu sözü aslında her şeyi anlatıyor.
"Yolum kalmadı ki, göze ihtiyacım olsun, zaten görebildiğim zamanlarda da tökezledim.”
Diğer karakterleri de şu şekilde tanımlamak güzel olacaktır sanırım sizlerde okuyunca anlayacaksınız neden böyle açıkladığımı:
Kent: Seni kapı dışarı etseler de ben bacadan girerim diyen, sadakati körlük değil bir onur meselesi haline getiren sarsılmaz dürüstlük.
Albany: Kötülüğün dozajı artana kadar uyuyan, ancak uyandığında "Sizin yaptığınızı vahşi hayvanlar bile yapmaz" diye kükreyen geç kalmış vicdan.
Edmund: Benim kim olduğuma doğduğum şartlar değil, hırsım karar verir diyerek tüm ahlak yasalarına savaş açan parlak ama zehirli zeka.
Edgar: İhanete uğradığında bir dilenci kılığına bürünüp, Hiçlikten gelip her şeyi gören ve sonunda yıkımın yükünü omuzlayan dirayet, bilge ve güç.
Cornwall: Gücün en karanlık ve en çiğ hali; Gloucester’ın gözlerini oyarken ruhundaki boşluğu vahşetle doldurmaya çalışan saf gaddarlık.
Peki siz neden okumalısınız?
Güç Zehirlenmesi: Bugünün dünyasında, koltuğunu bırakamayan liderlerden tut, aile içindeki küçük iktidar savaşlarına kadar her şey burada.
Kuşak Çatışması: "Z kuşağı bizi anlamıyor" diyenlerle "Eskiler artık çekilsin" diyenlerin savaşı en dehşet haliyle işleniyor.
Kaosun Estetiği: Shakespeare öyle bir dil kurmuş ki, yıkımı izlemek bile tuhaf bir haz veriyor.
Özetle: Kral Lear bir "iyiler kazanır" hikâyesi değil. Aksine, doğanın ve insanın ne kadar acımasız olabileceğine dair bir tokat. Eğer ruhunun biraz sarsılmasına, o konforlu alanının bozulmasına hazırsan, Lear seni fırtınanın ortasına bekliyor.
Size bir önerim olsun: Kitabı okurken Lear’ın kızlarına kızmak kolaydır, asıl zor olan Lear’ın o kibirli ve hatalı kararlarında kendinden bir parça bulup bulmayacağını keşfetmektir.