Puan vermedi·400 syf.····Okunma: 04 Şubat 2026 16:14 Nasıl başlayacağımı bilemiyorum fakat gerçekten çok güzeldi. Çok rastgele bir şekilde almıştım ve o kadar da yüksek bir beklentim yoktu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu türü gerçekten çok özlemişimm<3 Bayadır distopya okumuyordum ve bu türe böyle bir kitapla geri dönüş yapmak çok güzel oldu.
Kitabımız, sular altında kalan bir dünyada geçiyor. Aslına bakarsak klasik bir felaket-sonrası distopya konusu. Fakat dünyanın bu hale gelişinin anlatıldığı kısım gerçekten çok etkileyiciydi. Övgü'nün bunu anlatma şeklini çok beğendim. "Aslında her şeyin en başında, hikmetli toprakla kutsanmış olanlar insan soylarıydı. Bereketli hayat, öylece önlerine serilmişti. Ucu bucağı da yoktu, bu coşkun yaşamın. Ama bu soy dünyada ilk adımlarını attığından beridir değer bilmez ve nankör olagelmişti. Açgözlülükleriyle yaşan kalpleri, onlar adına konuşurdu ve her toprak parçasının onlara ait olduğunu söylerdi." Yani anlaşıldığı üzere dünyamızı bitiren ve bizi yeni bir dünya devrine geçmeye zorlayan felaketin yaratıcısı yine bizleriz. Bu durum yine bizim bencilliğimizin ve her şeyi istememizin sonucu. Doğal olan doğaya aittir ve bizim bunu ondan almaya hakkımız yok. Doğa ve insan arasındaki savaş; ne olursa olsun bizim kaybımızla sonuçlanacak, ne olursa olsun doğa kendinin olanı alacak... İlk bölümün Son ve Başlangıç olmasının sebebi de bu tahminimce; kendi sonumuz, bir başka dünyanın başlangıcı. Daha zalim, daha az yaşanır başka bir dünyanın... Kısaca kitaptaki distopik evrenin oluşumunu çok sevdim. Biraz da dünyanın işleyişinden bahsetmek istiyorum. Kitabın başında bildiğimiz şekliyle dünya üç temel gruba bölünmüş: dünyaya egemen olduğunu düşünen ve sistemli bir şehir yapısına sahip olan Ark ulusu, Ark'ın himayesi altında yaşayan Kayalılar ve birbirinden başka kimseye ihtiyaç duymayan , denizlerin sahibi Gezginler.
Dışarıdan sistematik bir yönetime sahip olan Ark ulusu, aslında daha detaylı incelendiğinde şu anki yaşayışımızdan farksız: sürekli çalışan çiftçi kesim ve yöneten zengin kesim. Kayalılar tarafından sürekli mükemmel yaşayışta görülen Ark ulusu aslında o şekilde yaşamıyor kısacası. Fakat Ark'taki alt kesimin yaşayış şekli sefalet içinde ölümü bekleyen Kayalılarla yarıştırılmaz bile... Para için çocuklarını Ark'a satmaya muhtaç, sefil ve umutsuz Kaya Halkı, sözde Ark'ın koruma ve yönetimine sahip olsa da öleceği günü bekleyen-hatta bunu genelde bizzat kendi gerçekleştiren-bir grup umutsuz insandan fazlası değil. Bütün bu çarpık yönetime karşı çıkan bir grup daha var: Gezginler. Acımasız bir dünyada acımasızlıkla hayatta kalan ve bir yönetim sistemi yerine birbirlerine aile olan bir grup olan Gezginlerde'de detaylı bakıldığında durum çok farklı değil. Yine aynı sınıf ayrımcılığı, yine aynı hile ve oyunlar... Buraya kitaptan bir alıntı bırakmak istiyorumm. "Politika böyle bir şeydi: Herkesin, kandırıldığını bildiği ama yine de oynamaya devam ettiği bir oyundu. (...) Yalancıları alkışlayan ve onlara şükranlar sunan sefil bir halk, onların üzerinden zengin olanlara minnettar olarak yaşıyordu. Yerlere eğilip liderlerinin üstlerine basmasına müsaade ediyor; sonra da göklere çıkardıkları insanlara tapıyorlardı.
Ark'ta da böyleydi bu.
Gezgin Şehir'de de.
Gizliman'da da böyle olacaktı.
Dünya var olduğu sürece, aynı oyun oynanacak ve hilebazlar kazanacaktı. Bundan rahatsız olmak yerine kuralları öğrenmek, en iyisiydi." yani "siyasi kurallardan uzak" olan Gezgin Şehir'de dahi bu kurallar mevcut. Aslında bakıcınca sürekli birilerinin güç ve otorite sahibi olması insanlık için hem bir zorunluluk hem de bir lanet. Kimse böyle bir güce sahip olmazsa insanlığı kim kontrol edecek ve düzenleyecek? Fakat insanlık böyle bir güce sahip olursa hangi insan bunu doğru bir şekilde kullanacak? Muhtemelen hiçbiri... Evren hakkında biraz fazla boş yaptım sanırım hemen karakterlere geçiyorumm.
Bu kitaptaki karakterlerle ilişkim benim için çok farklıydı çünkü onlardan hem nefret ettim hem de onları çok sevdim... Ve bunu nasıl anlatacağımı inanın ben de bilmiyorum, akışına göre gidecek artık.
(spoiler)
Öncelikle... Lunu. Kimsenin içinde yaşama sevinci ve isteğinin kalmadığı bir şehirde yüreği ve gözleri yaşam sevinciyle dolu, küçük ve çelimsiz fakat fazlasıyla zeki bir kız. Bu yolculuğu en çok isteyen ve ona en çok ait olan kişi çünkü bu yol, bizzat onun seçtiği bir yol. Fazlasıyla bencil ve kurnaz, fakat bu acımasız bir dünyada hayatta kalmak için bir zorunluluk değilse nedir ki zaten? Dürüst olacağım, başlangıçta hiç sevemedim. Şu an da seviyor muyum ondan da emin değilim. Çünkü kendi yolunu çizmek için diğerlerini de bu yoldan gitmeye mecbur kılma düşüncesi bana pek doğru gelmiyor. Başkasının "doğru"sunu sen seçemezsin, o kişi seçim yapmasa bile... Ama dediğim gibi hakkında pek bir fikir sahibi değilim.
Ve Hodbin... Birbiriyle aile gibi yaşayan bir topluluğun içinde bile bencil ve kendini öne çıkarabilmek için her türlü kurnazlığı yapma potansiyeline sahip-ve bunu sonuna kadar kullanan- biri. Ayrıca fazlasıyla zeki olduğu da elbette ki inkar edilemez. Fakat her ne kadar kabul etmese de şefkate her insan gibi muhtaç... Çünkü her yol tek başına yürünmez, yürünemez... Herkes güvenebileceği birine ihtiyaç duyar. Ayrıca Lunu'yla ilişki dinamikleri bşta hoşuma gitmese de şu an çok seviyorum. İnsanı anlayacak ve tamamlayacak olan bazen de kendinin kopyasıdır bakınca.
Beau ve Dante'den birlikte bahsetmek istiyorum. Dürüst olmak gerekirse enemies to lovers dinamiklerinden nefre ederim çünkü bana asla gerçekçi gelmez. Fakat bu ilişki bana öyle sıcak ve gerçek hissettirdi ki... İhanetten sonra ne kadar etkilendiğimi siz tahmin edin artık... Kendini sürekli duvarlarına hapseden ve sadece "silah" olarak kullanılmaya eğitilmiş olan Dante ve onun duvarlarının arasından sızan günışığı olan Beau... İkisini de karakter bakımından öyle çok sevmediğimi de itiraf etmeliyim. Fakat Dante'nin alışık olmadığı güven duygusu ve kalbini Beau'ya kaptırması sonucu oluşan bu ilişkiyi çok sevdimm<3İhanetten ve bir daha asla tam olarak düzelmemek üzere kırılan güvenden sonra bile aynı saflığıyla devam edecek kadar gerçek bir ilişki hem de. "Yeter ki yaşa. Çünkü senin yaşamadığın bir dünyayı görmek istemiyorum. Son anım buysa eğer, senin kollarında ölmekten daha güzel bir ölüm bile düşünemiyorum."
Ve son olarak, Arm... Bilerek en sona bıraktım çünkü söyleyecek çok şeyim olduğunu hissediyorum fakat bir o kadar da hiçbirinden bahsedemeyeceğimi... Sürekli kabul görmek ve uyum sağlamaya çalışmanın ağırlığını yaşamayan çok da anlayamaz sanırım; kendini kabul edememe ve sürekli herkesin istediği "o kişi" olmaya çalışmayı, sürekli olarak başkalarının senin yolunu çizmesine izin vermeyi ve sonrasında o yoldan şikayetçi bile olamamayı, sürekli diğerlerini düşünürken bir noktada kendini unutmayı... Kitabın sonu beni o kadar kırdı ki gerçekten. Sürekli kaçtığı ve en sonunda yüzleşmeye ve gerekirse gururlandırmaya karar verdiği o adamı-babasını- bir daha görememenin ağırlığı da taşımak zorunda olduğu birçok yükün arasına eklendi artık... Sürekli "eksik" olarak görülen Arm'ın diğer hepsinden daha tamamlanmış olması gerçeği de sürekli aklımın bir köşesinde benimle birlikte olacak.
Sanırım anlatacaklarım bu kadarr. Bizi bu hikayeyle tanıştırdığın için teşekkürler Övgü. En kısa zamanda imzada seninle tanışmaya can atıyorumm<3 Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederimm. Her zamanki gibi kendimi geliştirmek adına her türlü öneri ve tavsiyenize açığım. Tekrardan teşekkürlerr<3