Serenad, sadece bir aşk hikâyesi değil; geçmişin bugüne bıraktığı ağır bir mirasın romanı. Maya’nın hayatına ansızın giren Profesör Wagner, bir adamdan çok, yarım kalmış bir vicdanın temsilcisi gibi. Aşk burada masum bir başlangıç değil; tarihsel bir utancın, bastırılmış suçluluk duygusunun gölgesinde filizleniyor. Bu yüzden Serenad’daki sevgi, romantik olmaktan çok hüzünlü; çünkü geçmiş temizlenmeden bugünün kalbi rahat edemiyor.
Romanın asıl ağırlığı, insanın kendi geçmişiyle yüzleşme cesaretinde saklı. Savaşın, sürgünlerin, yok sayılan hayatların yükü; sadece ölenlerin değil, hayatta kalanların omzunda kalıyor. Kitap bize şunu hissettiriyor: Bazı insanlar suç işlemediği hâlde, bir dönemin sessiz tanığı oldukları için ömür boyu utanç taşıyor. Aşk, bu yükü hafifletmeye yetmiyor; sadece yarayı görünür kılıyor.
Serenad’ı bitirdiğimde şunu düşündüm: Geçmiş kapanmıyor, üstü örtülüyor. Ama örtülen her şey bir gün insanın kalbinde sızlamaya başlıyor. Bu roman, aşkın iyileştirici tarafını anlatırken bile, tarihin açtığı yaraların ne kadar derin olduğunu unutturmuyor. Sevgi var, umut var; ama hepsinin üzerinde, yüzleşilmemiş bir geçmişin ağır gölgesi var.