Martin Eden, yoksulluktan çıkıp kendini var etmeye çalışan bir adamın sadece başarı hikâyesi değil; yükseldikçe içten içe yalnızlaşan bir ruhun hikâyesi. Martin’in kitaplara sarılması, kendini eğitmesi, kelimelerle tutunmaya çalışması insanın içine umut serpiyor. Ama bu umut, toplumun sınıfları arasında sıkışıp kalınca ağır bir yorgunluğa dönüşüyor. Yükselmek istedikçe ait olduğu yeri kaybediyor; ait olmak istedikçe yükseldiği yerde yabancılaşıyor.
Bu romanda aşk bile bir itici güç gibi başlıyor. Ruth’a duyulan sevgi, Martin’in kendini değiştirme arzusunu körüklüyor. Fakat zaman geçtikçe anlıyorsun ki mesele Ruth değil; görülme, kabul edilme ihtiyacı. İnsan bazen sevilmek için kendini dönüştürüyor, ama dönüştükçe kendine yabancılaşıyor. Kitap, emeğin değerini anlatırken bir yandan da başarı dediğimiz şeyin ne kadar yalnız bir tepe olduğunu gösteriyor.
Martin Eden’i bitirdiğimde şunu düşündüm: İnsan her şeyi başarabilir ama kendini kaybederse, kazandığı şeyin anlamı kalmıyor. Bu roman, “yükselmek” ile “mutlu olmak” arasındaki farkı acı bir yerden hatırlatıyor. Emek var, azim var; ama bütün bunların sonunda insanın kalbine düşen boşluk, başarıdan daha ağır olabiliyor.