“BİR KAHVE KOKUSU, BİR GÜNEŞ IŞIĞI, DOSTLARIN KISA BİR GÜLÜMSEYİŞİ…”
Bir ilk kitap, nice sancılarla doğan yeni bir dönemin başlangıcıdır. Roman türündeki bu eser de Tuğbanur Akgül’ün ilk kitabı olarak baskıya çıkmış ve okuyucuyla buluşmuş durumda. 134 sayfadan ve iki ana bölümden oluşan eserin ilk bölümünde kahramanımız Liya’nın ve onun adeta yalnızlığa esir olmuş yaşantılarının tanığıyız. Bu bölümde birinci tekil şahıs anlatımı, sade ve akıcı bir dille kullanılmış ve sanki Liya’nın kendisi olarak hissedebiliyoruz. İkici bölüm ise üçüncü tekil şahıs anlatımı ile Liya’yı daha dışardan bir gözle duyumsama imkânı sunmuş bize. Liya’nın hikâyesi bir aşk hikâyesi gibi görünse de temelde bir tutunma çabasıdır diyebilirim. Öyle ki karakterler; yaşamının daha erken dönemlerinde ailesi tarafından terkedilen, görmezden gelinen, yok sayılan, bir türlü mutluluğu bulamayan, bulduğunu sandığı anda bir yanılsama ve kaybediş yaşayan kimi zaman gitmeye, kimi zaman kalmaya yol arayan sorunlu bireylerdir. Derin duygular, eski yaralar, terkedilişler, anlamsızlıklar ve insanın kendi karanlıklarıyla yüzleşmeleriyle örülü bu romanın çok beğendiğim, giriş cümlesi de “Bugün herkesin kendi derdiyle boğuştuğu bir çağ, bugün yorgun bitkin bir çağ. Ne bekliyoruz ya da ne istiyoruz bilmeden her şeye çok koştuğumuz, boğulduğumuz bir çağ” diye başlıyor ki bunu Liya’nın başından geçen olaylar ve yaratılan evrendeki karakterler bağlamında derinden görüp, hissedebiliyoruz. Hatta Liya’nın acılarla büyüyen, kayıplarla şekillenen ve tüm yaralarına rağmen bir yerlerde kendine tutunmayı başaran haliyle hepimizin bir parçası olduğunu söyleyebilirim.