Unutmadan ve etkisi geçmeden hemen yazmak istedim bu incelemeyi.
C. S., Everest Açık Hava serisinin bir kitabı. Kitabı alırken içeriğine hiç bakmadım; çünkü bu seriyi tamamlamak istiyordum sadece. Kitap elime ulaştığında arka kapağını okudum ama yine de neyle karşılaşacağımı anlayamadım. Bu belirsizlik, okuma sürecini benim için baştan sona gizemli kıldı.
Başta bir hikâye okuyacağımı düşünüyordum. Oysa kitap çok kısa olmasına rağmen, beklemediğim kadar yoğun ve sarsıcı bir metin çıktı karşıma. Okudukça anladım ki bu kitap bir öykü değil. Ama klasik anlamda bir biyografi de değil. Selim İleri, Cahit Sıtkı Tarancı’yı merkeze alırken kendi düşüncelerini de metne dâhil eden, onun çevresindeki insanlardan, mektuplardan, anılardan ve alıntılardan beslenen çok katmanlı bir anlatı kurmuş.
En çok da şu etkiledi beni: Ben Cahit Sıtkı hakkında bir kitap okuyacağımı hiç düşünmemiştim. Kitap boyunca onun ne kadar yanlış anlaşıldığını, yalnızlığa nasıl itildiğini, hatta zamanla bu yalnızlığın kaçınılmaz hâle geldiğini hissettiriyor Selim İleri. Bu yalnızlık, sadece kişisel değil; edebiyat çevresinin, dönemin siyasi ve düşünsel kırılmalarının da bir sonucu gibi duruyor.
Kitapta, Cahit Sıtkı’nın yaklaşık on beş yıl süren Peyami Safa dostluğuna ve siyasi görüşler nedeniyle yaşanan kopuşa da değiniliyor. Burada geçen küçük ama çok çarpıcı bir ayrıntı beni özellikle etkiledi. Cahit Sıtkı’nın 1945’te yayımlanan bir şiirindeki şu dize:
“Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”
Selim İleri, altı yıl sonra, 1951’de Peyami Safa’nın yayımladığı “Yalnızız” romanıyla bu dizeler arasında bir bağ kurulabilir mi diye soruyor. Bu ihtimal bile —kesinliği olmasa da— edebiyatın görünmez bağlarını düşünmek için yetiyor. Yazarların birbirlerine temas eden, birbirini besleyen ya da yaralayan metinleri… Bu sorunun sorulmuş olması bile metni benim için çok kıymetli kıldı.
Kitapta Nazım Hikmet’ten, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, aynı dönemin edebiyat ikliminden söz ediliyor. Cahit Sıtkı’nın en yakın dostu Ziya Osman Saba’ya ayrı bir yer ayrılmış. Saba’nın yayımladığı Cahit Sıtkı mektuplarını biliyoruz; ama bu mektuplara yazılan cevapları bilmiyoruz. İşte tam bu noktada Selim İleri’nin de yer aldığı ilginç bir çalışma anlatılıyor: Bazı yazarlar, Ziya Osman Saba’nın ağzından, sanki o yazmış gibi bu mektuplara cevaplar kaleme almışlar. Selim İleri de bu metinlerden birini yazan isimlerden biri. Bu ayrıntı, kitabın hem edebiyat tarihine hem de hayal gücüne yaslanan tarafını çok güzel gösteriyor.
Nazım Hikmet’le ilgili anlatılan bir bölüm de beni düşündürdü. Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’ndeyken, Cahit Sıtkı ona bir şiir yazar; şiirde “Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş” imgesi geçer. Selim İleri’nin aktardığına göre, Nazım Hikmet sevgiyle bile olsa kendisine acınmasına katlanamayan bir karakterdir. Buna karşılık “Bursa Kalesinde” şiirini yazar. Biri son derece naif, diğeri sert ve dimdik. Kimin ne düşünerek yazdığını, ne hissettiğini bugün tam olarak bilemiyoruz elbette. Ama bu karşılaşma, karakter farklarını ve dönemin ruhunu çok çarpıcı biçimde yansıtıyor.
Bu kısacık kitap beni alıp o dönemin içine bıraktı. Sanki aynı masadaydım, aynı mektupları okuyor, aynı kırgınlıkları hissediyordum. Yazarların birbirlerini nasıl etkilediğini, bazen hayattayken, bazen ölümden sonra bile metinler üzerinden nasıl temas etmeye devam ettiklerini gördüm. Cahit Sıtkı’nın ölümünden sonra Peyami Safa’nın yazdığı yazı, gelen eleştiriler üzerine değiştirilmesi… Dik duramamak, geri adım atmak, dönemin baskıları… Bunların hepsi edebiyatın dışındaki hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Kısa ama yoğun, sessiz ama çok şey söyleyen, edebiyatın kulisinde gezdiren bir metin. Okuyup kapattıktan sonra insanın içinden bir süre duvara bakmak geliyor.