Yıllar önce, Kendinle Savaşma Sanatını okumuştum masadan hiç kalkmadan sohbete devam ediyormuşuz gibi hissettim. Genç adam ile filozof arasında geçen tartışmalar bu sefer mutluluğun bir duygu değil, bilinçli bir yaşam tercihi olmasının üzerineydi. Mutluluk bir sonuç değil, bir karardır. Adlerci bakışa göre insan, geçmişinin kurbanı değildir; bugün nasıl yaşayacağını seçebilen bir varlıktır, bu nedenle kitapta sık sık hayatının sorumluluğunu başkasına devredemezsin düşüncesi vurgulanıyor. Kişi mutsuzluğunu çevreye, ailesine, geçmiş travmalarına bağladığı sürece özgürleşemez çünkü özgürlük, seçim yapma cesaretiyle başlar.
Filozofun en çarpıcı iddialarından birisi, sevilmek istemekten vazgeçtiğinde özgürleşirsindir. İnsanların çoğu başkalarının onayını kazanmak için yaşar; iyi görünmek, takdir edilmek, dışlanmamak için kendini şekillendirir. Oysa bu, başkalarının görevini üstlenmektir. Adler’in, görevlerin ayrılığı ilkesine değinilerek, başkasının seni sevip sevmemesi onun görevidir; senin görevin ise kendi değerlerin doğrultusunda yaşamaktıra vurgulanır.
Mutluluk, toplumsal bir duygu olarak tanımlanır, yani insan ancak bir topluluğa ait olduğunu, katkı sunduğunu hissettiğinde gerçek mutluluğa yaklaşır bu noktada şunu görüyoruz, insan ancak başkalarına katkı sunduğunu hissettiğinde değerli olduğunu anlar. Mutluluk bireysel haz değil, başkalarıyla kurulan anlamlı bağların sonucudur ancak bu bağ, bağımlılık değil iş birliği üzerine kurulmalıdır.
Kitapta, sevgi kavramı da derinlemesine ele alınır. Gerçek sevgi, karşı tarafı kontrol etme ya da sahip olma arzusu değildir. Sevgi, iki eşit bireyin yan yana yürüyebilmesidir. Filozoflar göre, sevgi iki kişinin birbirine zincir olması değil, omuz omuza durabilmesidir. Kıskançlık, bağımlılık ve fedakârlık adı altında kendini yok etme, aslında cesaretsizliğin bir sonucudur.
Genç adam kitap boyunca filozofa itiraz eder çünkü anlatılanlar kolay değildir (benim içide kabul etmesi ve anlaması çok zordu, ne nehir aynıynı ne de ben aynıydım ama yine de zorlandım). Mutlu olmak, konfor alanını terk etmeyi gerektirir. İnsan bazen mutsuzluğu seçer, çünkü tanıdıktır bu yüzden kitapta şu vurgu yapılır, mutlu olmak cesaret ister çünkü mutlu olmak; geçmişe tutunmamayı, mağdur rolünden çıkmayı ve başkalarının beklentilerine göre değil kendi değerlerine göre yaşamayı gerektirir.
Son sayfaya geldiğimde düşündüğüm tek şey; hayat, başkalarının gözünde iyi görünme projesi değildir. Gerçek mutluluk, ait olma duygusu, katkı sağlama isteği ve özgür seçimle mümkündür. İnsan, ancak başkalarının hayatını kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip kendi yaşamının sorumluluğunu aldığında huzura yaklaşır ve en sevdiğim cümle “Mutluluk sana verilmez; onu seçersin.”