Fleur Jaeggy ’nin Tanrı Korkusu metni bende hayranlık ile mesafe arasında kalan bir etki bıraktı. Metnin soğukluğu ve duygusal sterilitesi bilinçli bir estetik tercih gibi duruyor; insanın karanlığını göstermek isterken, insanın kendisini neredeyse silen bir anlatı kuruyor. Karanlık bana her zaman çekici gelmiştir ama burada karanlık, insanın içinden değil, insanın yokluğundan doğuyormuş gibi hissettirdi. Bu da metni zihinsel olarak saygı duyulacak, fakat duygusal olarak içine girilmesi zor bir yere koyuyor.
Anlatımın bilinçli şekilde zorlaştırılması, metinle arama mesafe koyan en büyük unsur oldu. Zor metinle sorunum yok; düşüncenin zor olduğu yerde dilin de zorlaşmasını doğal bulurum. Ancak burada zorluk, düşüncenin derinliğinden çok, anlatının okuru dışarıda bırakma tercihinden besleniyor gibi hissettirdi. Bu durum, okuma deneyimini bir keşif sürecinden çok, çözülmesi gereken kapalı bir yapıya dönüştürdü ve metni bitirme sürecimi yavaşlattı.
Yine de bu kitap bende tamamen olumsuz bir iz bırakmadı. Daha çok, edebiyatın ne yapabileceğine dair keskin bir örnek olarak kaldı: Duyguyu anlatmadan da bir atmosfer kurulabilir, insanın iç karanlığı gösterilirken insana dair sıcaklık bilinçli olarak çekilebilir. Ama ben okur olarak hâlâ şuna yakınım: Yaşam zaten yeterince ağır; edebiyat bana bu ağırlığı göstermeli ama insanın izini tamamen silmeden. Bu yüzden Jaeggy benim için sevdiğim değil, ama ciddiye aldığım bir yazar olarak kalıyor.
Okur kalın...