“Aşk, yalnızca hayatın anlamı değil, bütün duyargalarıyla varlığı kuşatandı; güneşin doğmasının ve gökyüzündeki yıldızların oldukları yerde kalmasının nedeni aşktı. Ve aşk tanrısal bir esinle yazılmış şiirlerde bulunabilirdi.”
Ya da aşk, 1813 yılında ünlü filozof Kant’ın da doğduğu yer olan Königsberg’deki bir genelevde aynı gece ayrı odalarda doğan Henriette ve Herkül arasında bulunabilirdi. Güzeller güzeli Henriette’in aksine doğumuyla annesinin ölümüne sebep olan Herkül bir doğa faciası, hilkat garibesi görünümündeydi. Sağır ve dilsiz olmasının eksikliğini insanların zihnini okuma gibi mucizevi bir yetenekle telafi eden Tanrı, birbirlerine gece ve gündüz kadar benzeyen bu ikiliyi sonsuz bir aşkla birbirlerine bağlamıştır. 19. yüzyılın estetik anlayışına göre tam bir canavar olan Herkül’ün maruz kaldığı zulüm ve kötülüklere rağmen hayatta kalmasının tek motivasyonu ayrı düştüğü Henriette’i bulmaktır. Avrupa’nın çeşitli şehirlerine, tımarhaneden manastıra, ucube sirklerinden engizisyon takiplerine kadar acı ve işkence dolu bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta biz okurlar da insanlığın en karanlık yüzü ile karşı karşıya kalırız. Başta bir lütuf gibi algıladığımız telepati yeteneği dönemin en yüksek makamlarındaki insanlarının kokuşmuş içyüzlerini gördükten sonra adeta bir lanete dönüşür.
Canım
Meltem Bige geçen ay okuyup pek sevdiğini söyleyince ben de hemen alıp okudum ve bu şahane #kitaptavsiyesi için kendisine çok teşekkür ediyorum.
#heraybirmetisokuyoruz etkinliğimiz hız kesmeden devam ederken #iyikigüzelkitaplarvar diyorum