Bazı kitaplar hacmiyle değil, bıraktığı iz ile büyür. Fareler ve İnsanlar tam olarak böyle bir metin. İncecik ama insanın içine ağır ağır çöken bir hikâye. Okuyup bitirdiğinizde sayfa sayısını değil, içinizde kalan boşluğu fark ediyorsunuz.
John Steinbeck burada büyük laflar etmiyor. Bağırmıyor. Ajitasyona yaslanmıyor. Sade, neredeyse kuru bir anlatımla iki mevsimlik işçinin—George ve Lennie’nin—Amerikan rüyasına tutunma çabasını anlatıyor. Ama o sadeliğin altında koskoca bir yalnızlık, dışlanmışlık ve kader duygusu var.
George’un aklı var ama yükü ağır. Lennie’nin gücü var ama aklı çocuk saflığında. Biri diğerinin muhafızı, diğeri ötekinin vicdanı gibi. Aralarındaki bağ, romanın en sahici tarafı. Belki de asıl mesele şu: İnsan, tek başına hayal kuramaz. Hayal ortak ister. Bir “biz” ister.
O küçük toprak parçası hayali… Tavşanlar… Kendi kendine yeten bir düzen… Hepsi insanın içindeki sığınma ihtiyacını temsil ediyor. Ama Steinbeck şunu fısıldıyor: Hayat, en çok da en masum hayalleri acımasızca sınar.
Kitaptaki yan karakterler de birer insanlık aynası: Yalnızlıkla çürüyenler, dışlananlar, görülmeyenler… Her biri sistemin kıyısında kalmış. Bu yüzden roman sadece iki adamın hikâyesi değil; güçsüz olanın, korunmasız olanın, sesi kısık olanın hikâyesi.
En sarsıcı tarafı ise şu: Doğru olanla merhametli olan her zaman aynı şey değil. Finalde insanın içine çöken duygu tam da buradan doğuyor.
İnsan bazen en sevdiğini korumak için en ağır kararı vermek zorunda kalır. Ve bazı dostluklar, dünyaya karşı değil, dünyanın sertliğine rağmen ayakta durur.
Kısacık ama derin. Sade ama yakıcı.
Okuyanın içini sessizce değiştiren bir roman.