·391 syf.····Okunma: 15 Şubat 2026 21:48 391 sayfalık bu romanı bitirdiğimde içimde kalan duygu hayranlık değil, derin bir huzursuzluk oldu. Açıkça söylemeliyim ki, bu kitabı ahlaki açıdan oldukça yozlaşmış buldum. Aldatmaların sıradanlaştığı, sadakatin zayıflık gibi görüldüğü, insanların birbirine tutunmak yerine birbirini tükettiği bir dünya vardı karşımda.
Ama zamanla şunu fark ettim: Bu romanda asıl anlatılan şey ilişkiler değil, annelerden miras kalan eksikliklerdi.
Elizabeth’in sevgisiz, korunmasız çocukluğu, annesinin uğradığı şiddet ve Muriel teyzenin soğuk, disiplinli ama sevgisiz koruyuculuğu… Elizabeth’in neden sevemediğini, neden sürekli başka hayatların hayalini kurduğunu açıklıyordu. Onun kimseye ait olamaması, aslında hiç kimseye gerçekten ait hissedememiş bir çocuğun büyümüş haliydi.
Nate’in hayatı boyunca silik kalması, güçlü kararlar verememesi, annesinin fedakârlıkla karışık baskın karakterinin gölgesinde büyümesinin bir sonucuydu. O, kendi hayatının öznesi olmayı hiç öğrenememişti.
Lesje ise köklerinden kopmuş, ninelerinin dilini, geçmişini, kimliğini tam olarak devralamamış bir karakterdi. Belki de bu yüzden dinozor kemiklerine, taşlara, geçmişin sessiz kalıntılarına sığınıyordu. Çünkü insanlar güvenilir değildi, ama taşlar yalan söylemezdi.
Bu romanda kimse gerçekten özgür değildi. Herkes annesinden kalan görünmez bir yükü taşıyordu.
Elizabeth’in “var olmayan bir Çin’i özlemesi” benim için romanın en acı gerçeğiydi. Çünkü aslında özlediği bir ülke değil, hiç sahip olamadığı bir iç huzurdu.
Bu kitabı sevdiğimi söyleyemem. Karakterlerin bencilliği, sadakatsizliği ve duygusal boşluğu beni çoğu zaman rahatsız etti. Ama sanırım Margaret Atwood’un amacı tam da buydu: Ahlaki çöküşü yüceltmek değil, onun nasıl oluştuğunu göstermek.
Bu roman, kötü insanların hikâyesi değil. Sevilmeyi öğrenememiş insanların hikâyesi.
Belki de bazı insanlar kötü doğmaz.
Sadece eksik büyürler.