Gönderi

Algernon'a Çiçekler üzerine felsefi bir inceleme denemesi
9/10
·325 syf.··
2026 3. kitabı
Platon’dan Descartes’a kadar felsefi geleneğin büyük kısmı benliği, değişen niteliklerin altında yatan değişmez bir töz olarak düşünmüştür. Oysa Charlie'nin hikâyesi bu anlayışı kökünden sarsar. Zekâsı değişir, önce çok yükselir sonra sıfırlanır; belleği değişir, çocukluk anıları yeniden yorumlanır, dil becerileri dönüşür; karakteri değişir, sakin çocuktan öfke dolu bir dehaya oradan bilge bir kurbana dönüşür ve en son duyguları değişir, basit sevinç veya üzüntülerden karmaşık bir duygusal alana geçer. Eğer Charlie "değişmeyen bir öz" olsaydı, tüm bu dönüşümler yüzeysel kalırdı. Oysa romanın gücü, her dönüşümde Charlie'nin tamamen başka biri haline gelmesi, ama yine de "Charlie" olarak kalmasıdır. Bu durumu kitaptan hareketle izleyebiliriz: 163. sayfada, “Şimdi ben kimim ve neyim? Tüm hayatım mı, yoksa son birkaç ayın mı toplamıyım ben” sorusunu sorar. 171. Sayfada ise “bu deneyden önce Charlie Gordon adında birinin var olmadığını bile söylememiz mümkün değil” ifadesini kullanır. 182. Sayfada, kendimiz olmaya ne zaman başlarız sorusunu öne çıkaracak biçimde, “ben otuz yıldan fazla bir süre karanlıkta değil miydim” sorusunu kendine sorar. Daha önce anımsamadığı anıları ona geri gelmeye başladığında bu karanlık birden ışıldayacak, yerine anıların belirlediği bir benlik mi çıkacaktır. Oysa bu durumun kendisi bile, anımsayanın anımsadıklarının niteliğine koşullu olmasını gösterir. 232. Sayfada, Charlie kendisinin kim olduğunu anlama çabasının ve varlığının tüm anlamının sadece geçmişinde değil, geleceğiyle ilgili olasılıkları, yani salt nereden geldiğini değil nereye gittiğini de içerdiğini belirtir. Charlie açısından onu o yapan şeyin labirentte tutturduğu yol olduğunu belirtir. Bu anlamda kendisini bir nesne, madde ve dolayısıyla bir töz olarak değil de pek çok varolma biçimi arasında bir varolma biçimi olarak tanımlar. Bu varolma biçimi, bir şeyleri kendinin kılarken, yani içselleştirirken çok daha fazlasını hep dışarıda bırakacaktır. Bu durum benliğin sabit değil değişken olduğu yollu düşünceyi temsil eder. Dolayısıyla Charlie asla zamansız bir biçimde hakkında hep aynı kişiymiş gibi konuşulacak kişi değildir. Bu anlayışı benlik kuramları bağlamında benlik yanılsaması ile benliğinin anlatısal yapısı fikriyle ilişkili olarak ortaya koyabiliriz. Öyleyse bu durumda sorulması gereken soru, Charlie'yi Charlie yapan şey’in bu anlamda gerçekte ne olduğudur. Locke açısından Charlie’yi Charlie yapan şey, anımsadıklarıdır. Bir bakıma bizi biz yapan şey, bilincimizin sürekliliği ve bu sürekliliği sağlayan belleğimizdir. Düşük zekalı Charlie’nin belleğindeki çocukluk anıları, Charlie’nin zekâsı arttıkça nitelik değiştirecek, daha kapsamlı ve ayrıntılı olacaktır. Bu durumda Locke için, o anıları anımsayan kişiyle, anımsamayan kişi aynı kişi olamaz. Hume için ise bizi biz yapan sabit bir şey yoktur. “Ben” dediğimiz şey, anlık algıların, duyguların ve düşüncelerin gelip geçici bir demetidir. Benlik, dilin ve alışkanlığın ürettiği bir yanılsamadır. Ricoeur'ün açısındansa Charlie, geçmişini sürekli yeniden yorumlayan, geleceğini tasarlayan bir anlatı öznesidir. Ricoeur’e göre “ben kimim” sorusuna verdiğimiz yanıt, yaşamımızı bir bütünlüklü öykü olarak kurgulamamıza dayanır. Geçmişi bir biçimde anımsar, şimdiyi yorumlar ve geleceğe yönelik beklentilerle anlamlı bütün oluştururuz. Hatta Ricoeur, Anlatı Zaman’ın son kitabında bunu tek bir cümleyle özetler, “özneler kendilerini kendileri hakkında anlattıkları öykülerde tanırlar”. Charlie, Ricoeur’ün betimlediği gibi, yaşamını geriye dönük bir biçimde yeniden kurgular. Yeni benliği geçmiş deneyimlerine yeni anlamlar yükleyerek tutarlı ama acı dolu yeni bir anlatı oluşturur. O ben için, kendisi alay edilen, annesi tarafından sevilmeyen ve çevresince dışlanan ve bunları anlamak konusunda zihinsel melekelerden yoksun biridir. Bu durumda sorulması gereken iki soru vardır: “Anlatı kapasitesi yoksa kimlik var mıdır?” ile “Yaşadıklarımı anlatan biri yoksa, yaşanmış şeylerde mi yok olur?” Dennett'ın bakış açısından ise Charlie, ilerleme raporlarını yazdığı sürece Charlie'dir. Anlatı kesintiye uğradığında benliği de çözülür. Dennett’e göre benlik, beyinde sabit bir merkez değil, sürekli güncellenen bir anlatıdır. Bu bakımdan Ricoeur ile benzer olarak benliği anlatısal bir süreç olarak anlar. Charlie’nin raporları tam da bu süreci yansıtır. Zekâ artıkça anlatı karmaşıklaşır ve düşüşte bu zamansal bütünlük önce basitleşir sonrasında da parçalanır. Ramachandran, Öykücü Beyin adlı kitabında, beynin sürekli tutarlı anlatılar yarattığını iddia ederek bu yaklaşımı sürdürür. Charlie’nin zeka artışı, beynin anlam yaratma kapasitesinin artmasıdır; düşüş ise bu kapasitenin yitirilmesidir Wittgenstein açısından ise Charlie, içinde bulunduğu dil oyununa katılabildiği ölçüde Charlie'dir. Farklı zekâ düzeyleri, farklı dil oyunları, dolayısıyla her dil oyununda farklı bir Charlie vardır. Bu yaklaşımların iddialarını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Benlik, anlatabildiğimiz kadardır, zaman anımsayabildiğimiz kadardır, insan olmak ise bu anlatıyı sürdürmektir ve ne yazık ki bu öyküyü hiç kimse anlatamasaydı Charlie de hiç varolamamış sayılacaktır ki Bu Ricoeur açısından öne sorulan soruya dair kendi yanıtımdır. Hegel'in açısından ise Charlie, başkaları tarafından tanındığı ölçüde Charlie'dir. Tanınma reddedildiğinde benlik yaralanır. Ananthaswamy açısındansa Charlie, benliğin bir “şey” deği; fonksiyonları, anılar ve toplumsal bağlam tarafından sürekli inşa edilen kırılgan bir süreç olduğunu bedeli ağır bir şekilde öğrenen bir karakterdir. Benzer bir yaklaşımı Metzinger’de paylaşır. Beynin kendi evrimsel devamlılığını sağlamak üzere ürettiği bir varkalım aracıdır benlik. Her iki düşünür içinde Charlie kendi beyninin nöral olanaklarının bir sonucudur. Sonuçta Charlie’nin deneyimlerinden hareketle, bu noktada benlik açısından özellikle vurgulanması gereken şey, her daim biz olan bir şeyin tespitinin imkânsız olması ve zihnimiz, yaşadıklarımızı hep bir hikâye gibi başlangıç niteliği taşıyan bir olay belirleyerek bir örüntü biçiminde kendi sonuna doğru işlediğidir. Charlie bunu romanda, ilkin konuşmadan, sonra sürekli üstüne düşünerek ve en son susmaya yaklaşarak üç farklı biçimde yapmıştır. Peki, bu durumda biz, Charlie’nin öznel deneyimini gerçekten anlayabilir miyiz? Bu anlamda Nagel'in "bir şey olmanın nasıl bir şey olduğu" sorusu Charlie'de üç katmanlı bir cevap bulur: Düşük zekâlı Charlie olmak: “Nasıl bir şeydir?”; sorgulanmayan, doğrudan, şeffaf bir deneyimdir. Charlie'nin ilk raporlarındaki dil: "Bugün mutluyum. Arkadaşlarım güldü. Ben de güldüm” biçimindedir. Burada başkasının asla erişemeyeceği bir alandır. Yüksek zekâlı Charlie olmak: “Nasıl bir şeydir?”; Kendi deneyimini sürekli gözlemleyen, analiz eden, yargılayan bir bilinçtir. “Mutluyum, ama bu mutluluğun geçici olduğunu biliyorum; mutluluğumu mahveden bu bilgidir bu. "Gerileyen Charlie olmak: "Nasıl bir şeydir?”; Kendi öznel varoluşunun yavaş yavaş söndüğünü izlemektir. Bir mumun eridiğini gören mumun kendisi olmak gibi. Charlie'yi Charlie yapan şey, bu üç “olma halini” de aynı anlatı içinde birleştirebilmesidir. O, sadece düşük zekâlı Charlie değildir; sadece dâhi Charlie de değildir, o, düşük zekâlı Charlie'yi anımsayan, dâhi Charlie'yi yaşayan ve gerileyen Charlie'yi izleyen üçlü bir bilinçtir. Ezcümle Nagel açısından bilinçli deneyim öznel bir “şey olma” niteliği taşır ve bu nitelik üçüncü şahıs açıklamalarına asla indirgenemez. Bu durumda yanıtlanması zor olan soru, içsel benliğimizin, eğer tabi bir benlik varsa, fiziksel bir biçimde yansıtılması, tam da bu öznel deneyimle nesnel bir temsil arasındaki ilişkinin doğasına dairdir. O temsil bizim midir yoksa bize yabancı mıdır? Öyleyse bizi biz yapan şey ile onun dışsal temsili arasındaki ayrılmazlık en temel kısıtlayıcıdır. Charlie kendini hem içerden hem de eski hali üzerine düşünerek dışarıdan deneyimler ve bunu zekâsı gerilerken her iki durum içinde yapmak zorunda kalır. Bu üçlü bilinç, onu roman boyunca "Charlie" yapan asıl unsurdur. Charlie, kendi dönüşümünün tarihçisidir. Burada vurgulanması gereken, her durumda Charlie diğer halleri açısından, “kendi kendinin ötekisi olma” durumundadır. Peki, Charlie’nin yaşadıkları bize insana dair neyi gösteriyor? Charlie'nin trajedisi, yüksek zekânın kaybı değildir. Zekâ, sadece hikâyenin yüzeyindedir. Derinde yatan trajedi şudur: Her şey geçicidir ve biz bu geçiciliğin bilincine sahibiz. Charlie yüksek zekâsını kaybeder. Ama biz neyi kaybederiz? Gençliğimizi, sevdiklerimizi, sağlığımızı, anılarımızı ve özellikle bir zamanlar şimdiki gibi değil de başka olduğumuzu unuttuğumuz onca halimizi. Charlie kendi düşüşünü izler. Ama biz de her gün aynada yaşlandığımızı izlemez miyiz? Charlie'nin en büyük acısı, kaybedeceğini bilerek yaşamak zorunda olmasıdır. Bu, insan olmanın ta kendisi değil midir? Diğer canlılar içerisinde bir tek insan eni sonu öleceğini bilerek yaşar. Roman, Charlie karakterinin sıra dışı deneyiminde aslında tüm insanlığın her daim öteleyerek yok saydığı bir halle yüzleşir; zira yaşam asla tam olarak yakalanamayan ve geri dönüşsüz bir şeydir. Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’nun sonunda tüm öykülerin insanın geçiciliğini anlattığını söylemesi bu durumun bir ifadesidir. Charlie bu durumu dramatik bir biçimde 190. Sayfada şöyle dile getirir: “Hayat dediğin şey nedir ki? Labirentlerden oluşan bir kutu”. Wittgenstein’ın, Felsefe Soruşturmalar’da, felsefenin asıl ereğinin, “sineğe sinek okkasından çıkış yolunu göstermek” olduğunu söylerken aslında bunu, temel bir felsefi sorun haline getirmiştir. Labirent bize eylemlerimizin ardından ki boşluğu saklamak için bir araç olarak görünür ve kendi karmaşıklığını bize amaç olarak dayatır. Oysa 243. Sayfada Charlie bu amaçsızlığı Warren’e yaptığı ziyaret esnasında başka bir tezahürüyle kavrar. “Konu sadece yaşayan ölülerdi -veya daha da kötüsü, hiçbir zaman tam anlamıyla yaşıyor ve biliyor olamayan insanlar ve onların yarattığı duyguydu. Doğdukları andan itibaren solmuş ve kurumuş olan canların ve her gün gözlerini geçen zamana ve boşluğa dikmeye mahkûm olanların yarattığı o duygu”. Zaten romanın adının Algernon’a Çiçekler olmasının manası da burada gizlidir. Çiçek olmanın yazgısı geçici olmaktır; her çiçek kısa bir süreliğine açar ve sonrasında solup yok olur. İşte insan kendi varoluşunun kısa bir aralığında, sanki o hiç bitmeyecek bir anmışçasına yaşama tutunmak ister. Charlie önce bunu tüm yüreğiyle arzular ama Algernon’un yazgısı ona kendi yazgısını kavratır. Bunun için başka bir seçeneğe gereksinir ki ben buna kendi adıma kabul edilebilir tek çıkış olarak en sonda değineceğim. Charlie'nin trajedisinin diğer bir yanı, onun ne eski ne yeni dünyasına tam ait olamamasıdır: Eski arkadaşları onu anlamaz, o onlara yabancılaşır; yeni entelektüel çevre onu kabul etmez, o oraya da yabancıdır ne fırında ne laboratuvarda, ne "aptal" Charlie ne de "dâhi" Charlie ne çocuk ne yetişkin ne deney öznesi ne tam özgür birey. Aslında bu yabancılaşma, modern insanın genel halidir: Modern toplumda herkes kendi payına bu arada kalma halini başka veçheleriyle deneyimler. Bu anlamda Charlie'nin "Ben kimim?" sorusu, modern bireyin varoluşsal sorusudur. Onun yanıtsızlığı, bizim trajik yanıt yoksunluğumuzdandır. İnsan, kendi içsel benliğine daima hem en yakın hem de en uzak olandır; zira insan kendi içselliğiyle kurduğu ilişkide daima bir gizemle kalacak, kendine daima bir “öteki” gibi görünmeye devam edecektir. Biz bu durumda “Charlie budur” diyebileceğimiz tek bir an bile yakalayamayacak ama, Charlie’nin herhangi bir anındaki kendi benlik sunumuna iştirak ederek, bir inançla o ana tutunmak zorunda kalacağızdır. Charlie'nin en derin arzusu, gerçekten görülmek, tanınmaktır: Ameliyat öncesi: "Arkadaşlarım" dedikleri tarafından alay konusu olarak görülür; Bilim insanları tarafından "denek" olarak görülür; zekâsı arttığında fırındakiler tarafından meslektaş olarak görülmek ister, reddedilir ve en nihayetinde insan olarak görülür, ama o zamanda artık çok geçtir. Bu, insanlığın diğer bir trajik yanını yansıtır. Hepimiz başkaları tarafından olduğumuz gibi tanınmak isteriz. Ama çoğu zaman, araçşallaştırılır, yargılanır veya göz ardı ediliriz. Öyle ki Charlie 3 Mayıs’ta yazdığı raporunda, aklını karıştıran şeyin şeylerin gerçekten de anımsadığı biçimde olup olmadığını bilememek olduğunu ifade eder ve ekler, “Tüm hayatı boyunca yarı uyur yarı uyanık kalmış bir adam gibiyim, uyanmadan önce nasıl biri olduğunu bulmaya çalışan”. Aynı günkü raporunda tanınma arzusunun altında yatan bir başka gerçeği daha dışa vurur. “Cerrah bıçağının altıda yatmadan önce ise herhangi bir kişiydim. Ve ben de birisini sevmeliyim”, bu ifade hem bir ayrıcalık talebini hem de kabul görme isteğini yansıtacak biçimde tanınma arayışının bir göstergesidir. Bu nedenle gerçekten de bir Charlie varsa bu ancak Alice sayesinde tam olarak görünür; zira annesi dahil hiç kimse onu her neyse o şekilde görmek istememiştir. Alice bu yürekliliği sayesinde, onun için zekâsı azalırken yitirmekten korktuğu yegâne şey olur. Öyle ki Charlie Alice’i unutmaktan, ölmekten çok korkar. Charlie 19 Haziran ki raporunun sonunda tanınma arzusunu tüm varoluşuyla kusar. Onun en çok ağrına giden şey ona bir kobay gibi davranılmasıdır. Nemur’un ona sürekli, “onu o yapanın kendisi olduğunu ve bir gün gerçek insan haline gelecek onun gibi bir sürü insanın olacağını söyler”. Haykırışı, onu o yapanın Nemur değil de başka bir şey, en başından sahip olduğu ama başkalarının görmediği bir şey olduğudur. Adeta Raskolnikov’un “bütün mesele, bir insan mıydım yoksa bir bit miydim bunu kendime ispat etmekti” cümlesini yansılayacak biçimde insanlara bu deneyden öncede insan olduğunu göstermek ister. 166. Sayfada bu dileğini, “keşke Nemur kendisini bir insan olarak görebilseydi” şeklinde dile getirir. Yine Charlie'nin Fanny'ye söylediği "Ben bir insanım. Laboratuvar faresi değil” ifadesi tam da bu durumu işaret eder. Bir bakıma o sadece kendisi için değil başkaları içinde eş düzeyde biri olduğunu duyumsamak ister. Bu anlamda romanda biz onu hep kendi gözünden hareketle değerlendiririz. Oysa onun kim olduğunu, onu başkalarının nasıl gördüğü üzerinden de tanımlamak lazım. İlkin saf, sevecen Charlie, sonra zeki ama küstah biri ve en sonunda başına gelenleri tevekkülle karşılayan bir bilge. Her durumda kim olduğumuza dair fikrimiz ve kendimizi nasıl gördüğümüze dair imgemiz, zekamıza da koşullu olarak hep bizi belirler. Söz konusu belirlenmişlik hep başkalarının dolayımında varolur. Charlie’nin tanınma talebi başkaları olmaksızın kendisi olamayacağının farkındalığına yaslanır. Bu aşamada özellikle belirtmek gerekir ki dil hepimizin varoluşsal hapishanesidir. Bir bakıma hepimiz anlatamadıklarımızla yaşarız. Charlie'nin ilerleme raporları, dilin deneyimi tam olarak aktaramayacağının da kanıtıdır. Duygu ve düşüncelerimizi ifade edecek sözcükler dilde eksiktir. Nitekim Charlie ilerleme raporu 11’de, “Beni rahatsız eden şey hissettiklerimi ifade etmek için gerekli olan sözcükleri bulamamak,” diye yazar ve devam eder, “Her şeyi, sözcüklere dökmek her zaman gerekli olmayabilir”. Aynı şekilde ilerleme raporu 12’de de “dilin bazen bir yol olmaktan çıkıp, bir engel oluşturduğunu” öne sürer. Bu, insanlığın ortak yazgısıdır. Her birimizin içinde, başkalarına tam olarak aktaramadığımız bir dünya vardır. Çok sevdiğimiz bir melodinin bizde duyumsattıkları, bir kaybın ardından yaşadığımız o tarifsiz boşluk veya bir manzara karşısında duyumsadığımız o tarifsiz huşu. Wittgenstein'ın dediği gibi, dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır. Charlie'nin trajedisi, bu sınırları bizzat deneyimlemesi ve bu deneyimi kayda geçirmesidir. Bu sınırın aşılamazlığının nedeni onu aşmak adına attığınız her yeni adımda, o adımla birlikte sınırı da değiştiriyor olmamızdır. Charlie'nin ilerleme raporları, kendi sonunun farkına mutlak anlamda vardığı andan itibaren en başa doğru, ölümlü varlıkların ölümsüzlük arayışının metaforu haline gelirler. İnsanlığın inşa ettiği en göz alıcı yapılarda, yazdığı kitaplarda bu ölümsüzlük arayışının simgeleridir. Charlie de raporlarıyla "ben buradaydım, ben Charlie Gordon'dum, ben de bir insandım" demek ister. Artan zekasının, gerileyeceğini anladığı zaman verdiği ilk tepki, Nemur’un araştırmasını kendisinden geriye kalacak biçimde tamamlamaktır. Nitekim bu araştırmanın genel varsayımını kendi ve Algernon’un adıyla (Algernon-Gordon efekti) ölümsüzleştirmek ister. Bu, insanlığın en temel dürtülerinden biridir. Kaydetmek, iz bırakmak, unutulmamak. Charlie'nin raporları, mağara duvarlarındaki el izleriyle, Mezopotamya kil tabletleriyle, Rönesans tuvalleriyle aynı işlevi görür. Buradaki trajedi ise, Charlie’nin, kaybedeceğini bildiği bir benliğin kaydını tutmasıdır ki aslında tüm insanlığın yaptığı da budur. Bu ister bir fotoğraf, günlük veya hediye olsun, hepsinin belirleyici yanları aslında bir veda mektubu olmalarıdır. Öyleyse Charlie Gordon kimdir? Belki de kendi sınırlılığıyla yüzleşen, bu yüzleşmeyi kayda geçiren ve bu kayıt aracılığıyla sınırlılığını aşmaya çalışan insanın ta kendisidir. Onu "Charlie" yapan şey ne zekâsı ne anıları ne karakteri ne de bedenidir. Onu "Charlie" yapan şey, tüm bu dönüşümlerin farkında olan ve bu farkındalığı dilde ifade eden bilinçtir. Charlie, kendi dönüşümünün tanığıdır. Tanıklık ettiği sürece vardır; tanıklığı sona erdiğinde Charlie de sona erer. Charlie'nin son ricası: “Algernon'un mezarına çiçekler koyun lütfen”dir. Bu basit cümle, tüm felsefi tartışmaların özetidir. Charlie'nin çiçekleri, insanlığın çiçekleridir. Biz de kaybettiklerimize, geride kalanlara, unutulanlara, görülmeyenlere çiçekler bırakırız. Bence roman bu aşamada örtük olarak bize, bir kabulle sınırlanmış gibi duran bu döngüselliği aşmanın bir yolunu göstermeye çalışır. Bu kendini salt içsel bir deneyim biçiminde ortaya koyan bir benlikten kaçış yolu olabilir. Charlie bunu ilk olarak 4 Ekim’de Doktor Strauss ile yaptığı bir terapi seansında deneyimler. Bedeninden sıyrılarak kendine dışardan bakar. Kendi deyişiyle, “giderek hafifleyip, genişler”, “Kendini genişleyen bir evren gibi duyumsar”. Evrenle bütünleşmek üzereyken aşağıdan kendi ölümlü sesinin fısıltısını işitir. Bu noktada, “kendi içindeki başka bir ben” olmuştur. Kendine doğru çekildikçe giderek ışıldayan bir çiçeğe odaklanır. Bu durumda önceki tüm korkuları bir anlığına dönüşür, artık ne ölümden ne hiçlikten korkmadığını belirtir ve geriye yalnızca o ışığı hiç varolmamış gibi harcamış olma korkusu kalır. İkinci sefer bu deneyimi 11 Ekim’deki raporunda kayda alır. Bu onun en ölümsüz an'ıdır. Alice ile birlikte yaşantıladığı deneyim, ona kendi benliğinden çıkmanın bir yolunu sunar. Adeta insan, kendiliğin çölünden ancak başkasının vahasında kurtulabilir. Charlie, Alice’si kendi bedeninden çok sevdiğini belirtir. Onun açısından Alice ile birlikte yaşadığı şey kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olmasının bir yoludur. Böylelikle Charlie’nin deyişiyle, “kendi zihninin karanlık hücresinden çıkarılmış ve başka birisiyle bir bütün haline getirilmiştir”. Alice ile yaşadığı şey bir gizemdir ve benlik kendi kaosunda bu gizemi çözemez. Bu durumun ölümsüzlüğünü 309. Sayfada doğrudan ifade eder, “bizim yaşadığımız, pek çok kişinin bütün ömürleri boyunca yaşadıklarından çok daha fazla”. Charlie bu durumu kendi raporlarının son kısmında, zekasını tam yitirmenin arifesinde bir bilgelikle karşılar. Charlie insanlığa miras olarak iki şey bırakmıştır ki bu miras onun zekasının en üst düzeyinde ürettiği bir şey değildir. Onun mirası, Algernon’un mezarına koyulması gereken çiçekler ve Alice’nin düş dünyasında varolmayı sürdüren bu esriklik halidir. İnsanlığın tüm yitirmişliklerinde, kendini kutsamadan ayrımına vardığı bir bilgelik gibi, Charlie’de en nihayetinde kendini bu andan sonra mutlak bir yitime teslim eder.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,6bin okunma
·
173 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.