1940’ların bozkırında, ayazın yüzü keskin, törelerin sözü daha da keskinken bir kız çocuğu büyüyor: Elvan… Sekiz kız kardeşin en büyüğü. Çocukluğu seksek oynadığı avluda kalıyor; bir akşam sofrada çıkan tek bir cümleyle kaderi çiziliyor. Daha ayağı yere yeni basmışken, yüreğine gelinlik yükü omuzlanıyor.
Tokat’ın dağ köyünden Yozgat’ın ağalı konağına uzanan bu yol; yalnızca bir evlilik hikâyesi değil, kadının sabrının, direncinin ve içindeki sessiz isyanın destanı. Asker yolu gözlenen yıllar, kavuşmayı bekleyen genç bir yürek, hanede eksilmeyen sınavlar… Elvan’ın payına hem sevda düşüyor hem de acı. Düğün gecesinin gölgesine düşen ölüm, uğursuzluk yakıştırmaları, konakta kopan fırtınalar, ardı arkası kesilmeyen kayıplar… Tam “her şey yoluna girdi” derken gelen en büyük imtihan.
Ama bu hikâyede en çok şunu hissettim: Kadın olmak, bazen susarak ayakta kalmak; bazen de kimse fark etmese bile içinden dünyaları değiştirmektir. Elvan, törelerin arasında sıkışsa da kalbinde kendi doğrularını büyüten bir kadın. Sevdasını sahiplenen bir eş, yuvası için kök salan bir ana… Onun yaşadıkları, Anadolu kadınının görünmeyen gücünü hatırlatıyor.
Okurken kimi yerde öfkelendim, kimi yerde gözyaşlarımı tutamadım. Sayfalar ilerledikçe bozkırın ortasında filizlenen umuda şahit oldum. Bu sadece bir dönem romanı değil; kadın olmanın ağırlığını ve kıymetini iliklerinize kadar hissettiren bir hayat hikâyesi.
Elvan’ın yüreğine dokunan herkes, kendi içindeki o güçlü kadını da selamlayacak.
Benim yazarın kalemi ile tanışma kitabım oldu. Anlatımını ve kurgusunu cok begendim. Okuduğumuz kitaplardan oldukça farkli bir duygusu vardı. Akıcı olmasi ise baska bir guzel yaniydi.