Her çağın ve kültürün insanı, tek ve aynı sorunun çözümüyle karşı karşıyadır: kişinin, ayrılığın üstesinden nasıl geleceği, nasıl birlik sağlayacağı, kendi bireysel yaşamını nasıl aşıp iyileşeceği sorunu... Sorun, mağarada yaşayan ilkel insan için de, Mısırlı köylü, Fenikeli ticaretçi, Japon samuray, çağdaş memur ve fabrika işçisi için de aynıdır. Sorun aynıdır, çünkü aynı kaynaktan gelir: yani, insanın durumundan, insan varoluşunun şartlarından. Cevap farklılık gösterir. Bu soruna, hayvanlara tapınmakla, insan kurban etmeyle veya askeri fetihlerle, lüks düşkünlüğüyle, çileci bir şekilde yaşamdan çekilme yoluyla, saplantılı bir şekilde çalışmayla, sanatsal yaratımla, Tanrı sevgisiyle ve insan sevgisiyle cevap verilebilir. Birçok cevabın bulunmasına karşın —ki bunların toplamı insanlık tarihini oluştur— bu cevapların sayısı sonsuz da değildir. Tersine, esastan çok ayrıntıyla ilgili küçük farklar göz ardı edildiği an, söz konusu soruna insanın içinde yaşadığı çeşitli kültürler temelinde verdiği cevapların sayısının sınırlı olduğu görülür. Din ve felsefe tarihi, bu cevapların, çeşitliliğinin ve sayısının sınırlı oluşunun tarihidir.