Anlatıcı bir kadın ve yazar. Ama bunu açıkça söylemiyor ama sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz. Zaten kitap da böyle işliyor: hiçbir şeyi ilan etmiyor, sezdiriyor. İngiltere’den ailesiyle birlikte üç aylığına İtalya’ya gidiyor. Büyük olaylar yok. Dramatik kırılmalar yok. Tam tersine bir durağanlık var. Ama o durağanlığın içinde mikroskobik gerilimler dolaşıyor.
Evlilik, annelik, bireysellik, yazarlık kimliği… Hepsi görünür değil ama orada. Cümle aralarında. Sessizliklerde.
Okuması kolay mı? Olay örgüsü anlamında hayır. Çünkü merak unsuruna yaslanmıyor. Bir şey olacak mı diye okumuyorsunuz. Daha çok bir zihnin dünyayı algılayışını izliyorsunuz. Bu yüzden sabır istiyor. Ama benim gibi iç gözleme meyilli biriyseniz karşılığını veriyor.
İtalya katmanı ise benim için ayrı bir yer tuttu. Uzun zamandır içimde olan o “keşke bir yazımı İtalya’da geçirebilsem” hayaline dokundu. Ama kitap bunu romantize etmiyor. Güzellik var, ışık var ama huzursuzluk da var. Taşın altındaki çatlaklar saklanmıyor. Belki benim zihnim İtalya’yı biraz daha düşsel bir yere koyduğu için, kitap istediğim kadar “düş” değildi. Daha serinkanlı, daha mesafeli. Ama tam da bu mesafe onu değerli kılıyor olabilir.
Türkiye’de az okunmuş bir kitap. Şaşırmadım. Çünkü bu kitap hikaye arayanlara değil, bilinç arayanlara hitap ediyor. Bende bıraktığı his büyük bir sarsıntı değil. Daha çok yaz sonu ışığında kalmış, hafif buruk ama estetik bir akşam gibi.