·216 syf.····Okunma: 20 Şubat 2026 21:53 Yu Hua’nın "Yedinci Gün" adlı romanı, şimdiye kadar okuduğum çağdaş Çin edebiyatının en sarsıcı, en yalın ve en derinlikli eseri olduğu kanısımdayım. Yazarın diğer kitabı “Yaşamak” da bayıla bayıla okuduğum bir diğer eseriyken bunda daha farklı, henüz adını koyamadığım daha incelikli nüanslar var. Bakalım ne olduğunu tam olarak tarif edebilecek miyim?
Yazar, modern toplumun acımasız gerçeklerini fantastik bir düzlemle birleştirerek bizi hem ağlatan hem de toplumsal adaletsizliği iliklerimize kadar hissettiren bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın isminde de hissettiğimiz üzere, dini bir metaforu yani yaratılışın yedi gününü tersine çevirerek karakteri Yang Fei’nin ölümünden sonraki yedi günlük araf sürecini bize anlatıyor. Ancak bu araf, göksel bir mekandan daha ziyade, yoksulların, kimsesizlerin ve sistemin çarkları arasında ezilenlerin sığındığı "kabri olmayanlar" diyarıdır.
Roman, aslında kapitalizmin pençesindeki modern Çin’in karanlık yüzüne tutulmuş keskin bir aynadır:
Zorla yıkılan evler, yolsuzluklar, organ mafyaları, adaletsiz gelir dağılımı ve orta sınıfı olmayan halkın ekonomik uçurumu… Kısaca kapitalizmin kölesi olmuş tüm toplumların bildiği o acı gerçekleri Yu Hua, "absürd" bir mizahla harmanlıyor. Zenginlerin görkemli mezarlıklarda VIP hizmet aldığı, yoksulların ise plastik sandalyelerde yakılma sıralarını beklediği bir ölüm sonrası tasviri, sistemin adaletsizliğinin mezarda bile bitmediğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Tüm bu karanlığın ortasında "Yedinci Gün"ü unutulmaz kılan şey, insan ruhunun ışığı… Yang Fei ve üvey babası arasındaki o muazzam bağ, belki de edebiyat tarihinin en saf baba-oğul ilişkilerinden biridir (Baba- oğul ilişkileri daha az anlatıldığı için karşılaştırmamın nispeten daha kolay olduğu kanaatindeyim). Kitap bize bu noktada ana fikrini verir: Dünya ne kadar acımasız olursa olsun, sevgi ve şefkat bizi ayakta tutan yegane güçtür. "Kabri olmayanların" gittiği o sisli diyarda artık kapitalist düzenin, statülerin ve paranın bir önemi yoktur; sadece anılar ve birbirine tutunma arzusu vardır.
"Yedinci Gün", sadece bir yas hikayesi değil de bir insanlık onuru manifestosu gibi geldi bana. Yu Hua, hayatta yer bulamayanların, aşağılananların, ezilenlerin, yok sayılanların, sesini duyuramayanların, hakkını arayamayanların, sistem tarafından yutulanların, ucuz ölümler ülkesinde görünmez olanların hikayesini anlatarak onları ölümsüzleştirir. Bunu yaparken de sade, duygusal sömürüye kaçmayan sadece olanı olduğu gibi tasvir eden bir dil kullanır. Kendinizi o yedi günde; toplumlar arası benzerlikler yakarken, düzeni sorgularken ve en önemlisi dünyaya ve sevdiklerinize daha farklı bir gözle bakarken yakalarsınız. Bilmem kitabın farkını anlatabildim mi?