Rilke’nin kelimeleriyle ördüğü o tekinsiz ama bir o kadar şifalı evrene hoş geldiniz. "Uzak Gece Rüzgarı", sadece bir metin değil; ruhun kendi ıssızlığında çıktığı o büyük ve sarsıcı yolculuğun kağıda dökülmüş halidir.
Bu eser, Rainer Maria Rilke’nin bir yazardan ziyade bir "ruh sarrafı" olduğunu kanıtlar nitelikte. Okurken sayfaların arasından süzülen o serin esinti, aslında dış dünyadan değil, bizzat kendi içinizin en derin dehlizlerinden gelir. Rilke burada bizi bir vaiz gibi karşılamaz; aksine, gece yarısı penceresini sonsuzluğa açmış bir dervişin sessizliğiyle konuşur. Onun cümleleri, sanki mürekkeple değil de, yıldız tozu ve melankoliyle yazılmıştır.
Kitabın her satırı, varoluşun o kaçınılmaz yalnızlığını bir yük olmaktan çıkarıp kutsal bir tapınağa dönüştürür. "Korkma," der gibidir Rilke o eşsiz üslubuyla, "Yalnızlık senin zindanm değil, hakikate açılan kapındır." O uzaklardan esen rüzgar, sadece ağaçları değil, üzerimizdeki tüm maskeleri de sarsıp yere düşürür. İnsan bu kitabı bitirdiğinde, dünyaya artık aynı gözlerle bakamaz; çünkü Rilke size bakmayı değil, "görmeyi" öğretmiştir.
Hüznün estetikle, acının zarafetle nasıl bu kadar kusursuz birleştiğine şahitlik ederken, kelimelerin bittiği yerde şiirin başladığını iliklerinize kadar hissedersiniz. Bu eser, modern insanın o gürültülü karmaşasında duyulması imkansız olan o "fısıltının" kaydıdır. Rilke, hayatın en sert köşelerini yumuşak bir kadife gibi işlerken, okuyucuyu kendi kalbinin karanlık ama görkemli ormanında bir başbaşa bırakır.
Eğer ruhunuzun bir yerlerinde hala cevaplanmamış bir soru, hala dinmemiş bir sızı varsa; bırakın bu rüzgar üzerinizden geçsin. Çünkü Rilke’nin dünyasında fırtına bile bir tesellidir.