Bir Katilin Güncesi, polisiye kurgunun güvenli alanını bilinçli olarak terk eden bir roman. Anlatıcı, hafızasını yitirdikçe kimliğini de kaybediyor; fakat asıl sarsıcı olan şey, belleğin çözülmesi değil, anlatının güven duygusunu sabote etmesi. Okur olarak geçmişe dair net bir çerçeve bekliyoruz çünkü anlamı kronolojiyle kurmaya alışığız. Oysa burada geçmiş bir sis bulutu gibi: Seçici, parçalı ve muhtemelen çarpıtılmış. Bu eksiklik bir boşluk değil; tam tersine, romanın estetik tercihi. Hafıza güvenilmezse, ahlak da güvenilmezdir.
Metnin aforizmatik dili bu parçalanmışlığı pekiştiriyor. Kısa, keskin ve yer yer felsefi cümleler, hem zihinsel çözülmeyi hem de karakterin hâlâ kontrol sahibi olma arzusunu yansıtıyor. Bu nedenle roman, klasik bir gerilim temposundan çok bir bilinç akışı güncesi gibi ilerliyor. Okur, katilin zihnine yaklaştıkça empati ile tedirginlik arasında gidip geliyor. Anlamak ile hak vermek arasındaki o ince çizgi sürekli geriliyor. Romanın rahatsız edici gücü tam burada: Bizi kendi yargılarımızla baş başa bırakmasında.
Belki de kitabın “yarım kalmış” hissi vermesi, aslında insan zihninin ve kimliğinin hiçbir zaman tam olmamasından kaynaklanıyor. Geçmişi tüm açıklığıyla bilsek bile, bu bilgi bizi daha huzurlu yapacak mıydı? Yoksa kötülüğü açıklayarak onu evcilleştirmiş mi olacaktık? Roman, bu konforu bilinçli olarak reddediyor. Okura bütünlük değil, çatlak bir ayna uzatıyor; baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca anlatıcı değil, kendi karanlık ihtimallerimiz.
Okur kalın...