15 Temmuz 1994…
Ethan ve en yakın arkadaşı Billy’nin arka bahçede kurdukları o cuma kampı ile başlıyoruz kitaba. Ama o gece bir şey değişiyor. Sabah olduğunda çadırda bir kesik var ve Billy yok.
Billy bir yabancı tarafından kaçırılıyor ve aradan geçen otuz yıl boyunca ondan hiçbir iz bulunamıyor. Ve günümüze geldiğimizde, Ethan’ın aslında sadece bir arkadaşını değil, kendinide kaybettiğini anlıyoruz.
Otuz yıl boyunca süren uykusuzluklar, çadır rüyaları, bitmeyen bir suçluluk duygusu… Ethan ne kadar Hemlock Circle’dan uzaklaşsa da ruhunun bir parçası hep o arka bahçede kalmış gibi. Annesi babası taşınınca tekrar o eve dönmesiyle birlikte gerilim adım adım yükseliyor.
Kitap hem 1994’e hem günümüze gidip gelirken dostluklarının aslında o gün sandığımız kadar masum olmadığını görüyoruz. Billy’nin hayaletlere olan takıntısı ve Hawthorne Enstitüsü’ne duyduğu merak, onları geri dönülmez bir noktaya sürüklüyor.
Enstitü kısmı gerçekten tüyler ürperticiydi. İçeride neler döndüğünü tam olarak bilmemek kitabın en güçlü taraflarından biri bence.
Ethan karakteri psikolojik olarak o kadar iyi yazılmış ki; paranoyasını, suçluluğunu, kamera sistemleriyle kendini koruma çabasını okurken onun zihninin içinde yaşıyorsunuz resmen.
Ve arasıra şüpheleri kendi üstüne çeken bir yapısı da var
İlk 150 sayfada hafif bir durağanlık hissi var, evet ama finalde kitap hiç beklemediğim bir yere bağlandı. Şaşırdım mı? Kesinlikle evet.
Riley Sager zaten psikolojik gerilimde ters köşe yapmayı çok iyi biliyor. Daha önce okuduğum Kurtulan Kızlar ile bu türe ısınmıştım, bu kitapta da o 90’lar atmosferini ve yetişkinlikte taşınan çocukluk travmasını çok başarılı yansıttığını düşünüyorum.
Enstitü, çocukluk arkadaşlıkları, hayalet hikayeleri ile şekillenmiş oldukça başarılı bir psikolojik gerilimdi diyebilirim. Türü sevenler için gerçekten güzel bir kitap.