Taş Kağıt Makas’ı bitirdiğimde geriye kalan şey, şaşkınlıktan çok bir sessizlik oldu.
Çünkü bu roman, son sayfaya gelince değil; son sayfadan sonra açılıyor insanın içinde.
İlk bölümlerde okuduğum hikâyeyle, sonlara doğru fark ettiğim hikâye aynı değildi.
Meğer ben en başından beri, farkında olmadan başka bir metni de okuyormuşum.
Alice Feeney’in ustalığı tam da burada: ipuçları gizli değil, sadece bakmayı bilmeyen gözler için görünmez.
Romanın asıl gücü, polisiye gerilimden çok ilişkiler üzerine sorduğu sorularda yatıyor.
Birbirinin “en yakını” olan insanlar gerçekten birbirini ne kadar tanır?
Sır saklamak başlı başına bir kötülük mü?
Yoksa mesele, saklanan sırrın yönü mü?
Kendinle ilgili, hatta kendine bile itiraf edemediklerin mi daha masumdur,
yoksa karşındakine zarar verecek olanları saklamak mı asıl ihanet?
Kitap boyunca evlilik, güven, sadakat ve hakikat kavramları net çizgilerle değil; bulanık, gri alanlar üzerinden tartışılıyor. Kimse tamamen masum değil, kimse tamamen suçlu da.
Finaldeki belirsizlik ise tesadüf değil. Dedektifin, mezarlığın, eksik kalan parçaların amacı “gerçeği açıklamak” değil; gerçeğin her zaman tam olarak bilinemeyeceğini hatırlatmak.
Taş Kağıt Makas, okuru cevaplarla değil, rahatsız edici sorularla baş başa bırakan bir roman.
Ve belki de en dürüst hikâyeler, tam olarak bunu yapanlardır. Alice FeeneyTaş Kâğıt Makas