No Saint’te tanıdığımız Atlas’ın hikâyesi çok daha güçlü olmalıydı. Onu o karanlıktan kim çıkaracak diye merak etmiştim.
Atlas tam hayal ettiğim gibiydi aslında: sahiplenici, ateşli, sert, hatta zaman zaman acımasız. İçindeki öfkeyi hissettik.
Aralarındaki kimya vardı, evet. Fiziksel çekim güçlüydü. Ama kalpten kalbe uzanan o görünmez bağ… o derin bağ yoktu. Birbirlerine çekildiler ama birbirlerine kök salmadılar bence.
Hikâye basit ilerliyor: Atlas tek gecelik bir ilişki yaşıyor hoş bir kizla, Sonra kaderin bir oyunu kızın aileden olduğunu öğreniyor. Üvey kiz kardeş (annesinin bir yildir evlendiği adamin kizi), artık “yasak” kategorisinde. Buna rağmen tekrar birbirlerine dönüyorlar çekim guçlu...bazi olaylar oluyor ve Atlas onu koruyor, yardım ediyor. Fakat kızın gerçekten âşık olduğunu hissettiği an… işte orada Atlas’ın içindeki şeytanlar devreye giriyor. Kaçıyor. İncitiyor. Özellikle sonlara doğru kızı rencide edişi… can yaktı. Ben olsam tokadı yapıştırırdım, net.
Asıl trajedi Atlas’ın içindeki yara. O yara yüzünden sevememesi. Sevilmeyi kaldıramaması. Kendini cezalandırırken karşısındakini de yakması.
Ve Asher… Lanet olası Asher. Kendi ikizinin hayatını mahveden adam. Atlas’ın göğsüne yerleşen o kederin temelinde o var. Atlas’ın karanlığı sebepsiz değil. Ama sebep olması, sonucu haklı çıkarmıyor.(diyer kardeşin kitabini okuduysaniz asheri biliyorsunuzdur)
Sonu? Fazla kolaydı. Bu kadar travmanın, bu kadar sertliğin, bu kadar kırılmanın sonu daha çarpıcı olmalıydı. Daha romantik. Daha diz çöktüren. Daha “işte bu” dedirten bir kapanış beklerdim.
Gabriel ve Amelia’nın hikâyesindeki yoğunluğu aradım. Onların aşkı daha derindi, daha yakıcıydı. Acıları da, tutkuları da daha büyüktü. Bu çiftte o derinlik tam oluşmadı. Sanki Atlas’ın hikâyesi aceleye gelmiş gibiydi. Oysa Atlas daha büyük bir hikâyeyi taşırdı. Daha ağır bir aşkı kaldırırdı.
En çok da buna üzüldüm.
Çünkü Atlas, yarasını gerçekten saran bir aşkı hak ediyordu.
Ve biz o aşkı tam anlamıyla okuyamadık.