Giordano’nun kaleminden çıkan bu eser, her ne kadar bir roman kurgusuyla sunulsa da, aslında hepimizin içindeki o uykulu ruhu uyandırmayı amaçlayan derin bir kişisel dönüşüm manifestosu. Notlarımda öne çıkan en vurucu gerçek şu ki; hayat aslında bize karşı değil, bizimle iş birliği yapmak için bekliyor. Ancak biz, ego sarmalında "sen kimsin ki senin için iş birliği yapsınlar?" gibi küçümseyici iç seslerle bu akışı engelliyoruz. Herkes en iyi hayatın kendisinde olduğunu farz ediyor ama bu hissin yarattığı stres, kortizol salgılatarak bizi yaşlandırıyor ve tüketicileştiriyor. Oysa yaşamı rastgele yazmamalı, duygularımızı kontrol ederek direksiyona geçmeliyiz.
Değişim, her şeyden önce sorumluluk almayı gerektiriyor. Çocukken huzursuz bir aile ortamında büyüyen birinin, kendini suçlaması ve yetişkinliğinde bilinsizce babasına benzeyen figürleri seçmesi aslında bir kaçıştır. Sorumluluğu almayı başardığında, kendine acımayı bıraktığında insan gerçekten mutlu olmaya başlar. Unutmamalı ki, kendine acımak bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür ve ölüme en yakın duygudur. Değişimin anahtarı ise düşünce yapısını değiştirmektir; düşünce değiştiğinde hayat da değişir. Beynimize her şeyin zor olduğunu söylersek, beynimiz sadece zor olanı seçer ve tanıdığı o acılı alana gider. Eğer "kötü" derseniz kötüyü, "sonsuzluk" derseniz sonsuzluğu çekersiniz.
Yaşam bir denge formudur; anlam, sağlık, ilişkiler ve başarı arasında kurulan o hassas terazi bozulduğunda ruhsal sıkıntılar baş gösterir. Notlarımda "AKUT RUTİNİZM" olarak adlandırdığım bu durumdan kurtulmak için, ruhun acılarını hafife almamalı ve yaşamak için gerçek bir neden bulmalıyız. "Ağzımızın tadı kaçmasın" diyerek mutsuzluğu normalleştirmek yerine, mutsuz olduğumuzda bunu kabul edip çözüm aramalıyız. Serotonin ve oksitosin dengesini korumalı, başkasını kötüleyerek kendimizi yüceltme tuzağına düşmemeliyiz. İnsanın aynadaki yansımasıyla barışması, kendine bir anne gibi şefkatle yaklaşması ve içindeki "yetersizlik sayacını" durdurması gerekir.
Son olarak, bu yolculukta yalnızlığımızı fark etmenin ve bizi yargılamadan dinleyen o "kirli don arkadaşını" bulmanın kıymeti paha biçilemez. Hayat akarken neden bu kadar sabit fikirli olduğumuzu sorgulamalı, "beden ile konuşmayı" öğrenmeliyiz. Evimizdeki gereksiz eşyalardan kurtulmak nasıl bizi yükseltiyorsa, zihnimizdeki gereksiz yüklerden de öyle kurtulmalıyız. Unutmayın, teorisi tam olanın pratiği şaşmaz; karamsarlığı bir kenara bırakıp hayatın tek bir tane olduğunu ve o uyanış anının her şeyi başlattığını idrak ettiğinizde, gerçek hayatınız başlar.