Puan vermedi·632 syf.····Okunma: 01 Mart 2026 12:06 2025 yılı benim için yalnızca takvimsel bir değişim değil; mesleki, mekânsal ve zihinsel bir kırılma yılıydı. Hâkimlikten emekli olup yeniden avukatlığa başladığım, yeni bir muhitte, yeni bir evde, “evde yaşam” denen o karmaşık hâlle tanıştığım bir yıl… Bu değişim, beraberinde yoğun bir stres ve dağınıklık da getirdi.
Uzun yıllardır hayatımın merkezinde olan kitap okuma alışkanlığım, bu dönemde ciddi biçimde sekteye uğradı. Netflix, cep telefonu, sosyal medya, sağlık meseleleri, spor… Kimi zaman gerçekten meşguliyet, kimi zaman da düpedüz tembellik. Sonuçta 2025, hayatımda bir kitabı baştan sona bitirmediğim nadir yıllardan biri olarak kayda geçti. Okudum elbette; ama tamamlayamadım. Yarım bırakılmış sayfalar, ertelenmiş paragraflar…
2026 yılı Şubat ayının son günü—takvim Mart’a dönmek üzereyken—nihayet bir kitabı bitirdim. Bu yönüyle o kitap, sadece içeriğiyle değil, bitirilmiş olmasıyla da benim için anlamlıdır.
Okuduğum eser, The Cambridge History of Turkey dizisinin dördüncü ve son cildi olan Modern Dünyada Türkiye kitabıydı. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan başlayarak 2010 yılına kadar uzanan geniş bir dönemi ele alan, yaklaşık 631 sayfalık, kapsamlı ve yoğun bir çalışma. Kaynakçasıyla birlikte ciddi bir akademik emeğin ürünü olduğu kuşkusuz.
Kitap, Osmanlı’nın geç modernleşme sürecinden Cumhuriyet’e, tek parti döneminden çok partili hayata, askerî müdahalelerden neoliberal dönüşümlere kadar Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını serinkanlı bir akademik dille ele alıyor. Bu yönüyle, özellikle tarihsel süreklilikleri ve kırılmaları anlamak açısından oldukça faydalı buldum. Bir “büyük anlatı” sunma iddiası taşımıyor belki ama sağlam bir zemin kuruyor.
Ancak kitabın doğal ve kaçınılmaz bir sınırı var: 2010 sonrası Türkiye yok.
Oysa Türkiye’de asıl sarsıcı dönüşüm, tam da bu tarihten sonra yaşandı. Arap Baharı, Suriye İç Savaşı, milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye gelişi, Afganistan’da Taliban’ın yeniden iktidarı ele geçirmesi ve bunun yarattığı Afgan göçü, 15 Temmuz darbe girişimi, ardından yüz binlerce insanın mesleğinden ihraç edilmesi, tutuklamalar ve kendisini baskı altında hisseden on binlerce insanın Avrupa’ya göçü…
Bütün bu başlıklar, bugünkü Türkiye’yi anlamak için neredeyse zorunlu duraklar. Ne var ki bu kitapta doğal olarak yer almıyorlar. Bu nedenle eser, bugünün Türkiye’sini açıklamakta eksik; ama bugüne nasıl gelindiğini anlamak için güçlü bir arka plan sunuyor.
Bu anlamda Modern Dünyada Türkiye, benim için tamamlanmış bir cevap değil; aksine yarım kalmış bir cümlenin başı gibi. Okuru, 2010 sonrasına dair yeni sorular sormaya zorlayan, boşluklarıyla düşündüren bir kitap.
Belki de bu yüzden, uzun bir aradan sonra bitirdiğim ilk kitap olarak doğru bir tercihti. Bana yalnızca tarihsel bilgi değil, yeniden okuma disiplinini ve entelektüel sürekliliği hatırlattı.
Bazı kitaplar yeni şeyler öğretir; bazıları ise insanı, kendisine geri döndürür. Bu kitap, benim için ikincisine daha yakın oldu.
Ek Not:
Kitap, başlığında ve genel çerçevesinde 1839–2010 yılları arasındaki Türkiye’yi anlattığını iddia etse de, fiilî anlatı ağırlığı incelendiğinde 2005 sonrasına ayrılan bölümün oldukça sınırlı olduğu, hatta olmadığı görülüyor. Özellikle AK Parti iktidarının ikinci yarısı, devlet–toplum ilişkilerindeki kırılmalar ve güç yoğunlaşması süreci bu kitapta yok. Bu da eserin, kronolojik olarak 2010’a kadar uzansa bile, analitik derinlik bakımından fiilen 2000’lerin ortalarında inceldiği izlenimini veriyor. Bu yönüyle kitap, geç Osmanlı’dan erken 2000’lere kadar güçlü; fakat Türkiye’nin bugünkü siyasal ve toplumsal formunu belirleyen yönüyle eksik kalıyor.
(Tarihe şerh – kısa anekdot)
Bu inceleme kaleme alınırken, 28 Şubat 2026 tarihinde uluslararası ajanslara yansıyan haberlerde, İsrail ve ABD silahlı kuvvetlerinin İran’a yönelik bir askerî saldırı gerçekleştirdiği, İran’ın buna karşılık vermeye çalıştığı ve aynı saatlerde İran yönetiminin en tepesine ilişkin çelişkili ve teyide muhtaç bilgiler dolaşıma girdi. İran Cumhurbaşkanlığı da yapmış, dini lider Ali Hamaney’in öldürüldüğü bekletiliyor, İran inkar ediyordu. Ancak yeni gün başında İran devlet televizyonunda Ali Hamaney’in öldüğü teyit edildi.
Görüldüğü gibi bu durum modern Türkiye tarihini anlamaya çalışan herhangi bir metnin artık yalnızca ulusal sınırlar içinde okunamayacağını, bölgesel savaşlar, göç hareketleri ve rejim krizleriyle iç içe geçen bir tarihsel bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi. Bu not, kitabın kapsamadığı döneme düşülen bir zaman tanıklığı olarak burada yerini alsın.