Bu kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir sessizlik oldu. Hani bazı apartmanlar vardır, dışarıdan bakınca sıradan; ama kapıları aralandığında içeriden insanın yüzüne yüzüne çarpan hikâyeler çıkar ya… İşte Beş Sevim Apartmanı tam olarak öyle bir yer.
Mine Söğüt burada sadece bir apartmanı anlatmıyor aslında. Her katında başka bir yalnızlık, başka bir yara, başka bir “normal” görünen delilik var. Okurken şunu düşündüm: Biz gerçekten kimin ne yaşadığını biliyor muyuz? Aynı merdiveni çıktığımız insanların iç dünyasından ne kadar haberdarız?
Kitap ilerledikçe karanlık bir masalın içinde gibi hissettim. Masal diyorum ama öyle pamuk şekerli değil; daha çok Grimm Kardeşler’in filtresiz, sert masalları gibi. Her karakter ayrı ayrı içimi burktu. Kimine kızdım, kimine acıdım ama en çok da şuna şaşırdım: İnsan en büyük yarayı bazen en yakınına açabiliyor.
Dili çok akıcı ama anlattıkları ağır. Bir solukta okunuyor ama etkisi kolay geçmiyor. Özellikle annelik, çocukluk, travma ve “aile” kavramı üzerine düşündüren bir kitap. Sevmek her zaman iyileştirir mi? Yoksa bazen sevgi dediğimiz şey de bir tür hapishane olabilir mi?
Ben bu kitabı okurken apartman boşluğunda yankılanan ayak sesleri duydum sanki. Her kapının arkasında bastırılmış bir çığlık vardı.
Bu kitap kalbinize dokunmak için değil, biraz sarsmak için yazılmış. Hafif bir şey arayanlara göre değil. Ama insan ruhunun karanlık köşelerine bakmaya cesareti olanlar için unutulmayacak bir okuma deneyimi.