Bir kitabı okumaya başladığımda öncelikle bundan ne ders alacağım diye okumaya başlıyorum. Bu da beni önyargılardan uzak tutuyor.
Okuduğum bu kitapta da yalnızlığın ağırlığını bir kez daha omuzlarımda hissettim.
Yaşlı bir dede ailesi tarafından dışlanmış, eşi tarafından hiç sevilmemiş, kendi evlatları tarafından hor görülmüş.
bir nevi yalnızlığa tamamen itilmiş.
Evinde ailesinde göremediği sevgiyi saygıyı, düğün davetlerinde cenazelerde arar olmuş.
ne fark eder ki kendine kaçıp sığınacak bir yer bulmuş sonuçta...
Ama ne kadar kalabalıkların içerisinde de olsa o sevgi eksikliğini yalnızlığını hiçbir zaman dindirememiş.
Bu kitap beni şu şekilde düşünmeye itti. Peki ya biz kalabalıkların arasında ne kadar yalnızız? ya da yalnızlıkların içerisinde ne kadar kalabalığız gerçekten hak ettiğimiz değeri görüyor muyuz? gerçekten sayılıp seviliyor muyuz?
Bana asıl ağır gelen ise şu oldu kalabalıkların ortasında görünür olmak kolay, peki en yakınında olan insan tarafından fark edilmemek nasıl bir şey... işte insanı içten içe çürüten en berbat duygulardan biri bu olabilir.
Ben bu dedeyi okurken kendi hayatımda da düşündüm hepimizin zaman zaman böyle hissettiği anlar yok mu? kalabalıkların içerisinde görünmez olduğumuz kendi içimizde bir sessizliği taşıdığımız zamanlar...
ve bazen de fark etmeden yanımızdaki insanları yalnızlığa ittiğimiz anlar.
Yazarın verdiği mesaj o okadar güzel ki o kadar bizden ve o kadar gerçek ki.
Okumaktan ve kendimi sorgulamaktan keyif aldığım bir eser oldu.