Kalemini çok sevdiğim, hikâyelerini gerçek yaşamdan izlerle yazan Selma Ünlü’nün Elvan kitabı ile geldim.
Elvan yine yüreğe dokunan, kendinizi satırların içinde bulduğunuz, zaman zaman gözyaşı döktüren bir hikâye… Elvan’la birlikte adetleri, gelenek ve görenekleri, düğün alaylarını, büyüklerin sözünün üstüne söz söylenmeyen günleri okurken hayal meyal hatırladığım çocukluk anılarıma gittim. Günlerce süren düğün alayları, düğünden sonra çıkılan gelin el öpmeleri, tarlada buğday biçilirken harman yerine gelişler… Hepsi gözümde yeniden canlandı.Kırsal bölgelerde geleneklerin zamana ayak uydurması çok uzun zaman aldığı gibi değişimin hemen olması da mümkün değildir.
Elvan’ın üzerine sinen toprak kokusu, büyüklerinden gördüklerini uygulayışı, evin avlusundaki ambar, taş ve kerpiçten köy evleri… Sanki hâlâ orada yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Eski geleneklerin gölgesinde büyümenin ve var olmanın zorluğunu iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir hikâyeyi, o küçük kız çocuğuyla birlikte avuçlarınızın içinde bulacaksınız.
Elvan… Bir dilim ekmeğin başında toplanan sekiz kız kardeşin en büyüğü. İki göz odada birbirine sokularak yatmanın, soğuk gecelerde sevgileriyle ısınmanın adı. Büyüklerden önce sofraya oturulmayan, anne babayla değil nene ve dedeyle aynı odayı paylaşmanın, evde dedenin sözünün kanun sayıldığı bir hayat… Ayağı sandalyeden yere değdiğinde gelinlik çağının geldiğini öğrenmenin adı.
İşte böyle bir gecede dedesinin ahbabı, altı köy ötede yaşayan Durmuş Ağa’nın torununa sözünün kesildiğini öğreniyor. Artık o bir çocuk değil, gelinlik bir kızdır. Sizin de yüreğiniz cız etti değil mi? Elvan’ın bir anda büyüdüğünü hissediyorsunuz. Annesinin gözü yaşlı ama söz hakkı yok. Babası için erkendir ama ne fayda… Dede sözünü vermiştir.
Durali… Dedesinin göz bebeği, annesinin zorla sahip olduğu tek erkek evlat. Bir gece onca yolu aşıp Elvan’ı görmeye gelir. Oysa gelinle damat düğün gecesine kadar birbirini görmez. Başını yerden kaldıramayan Elvan, sözlüsünü görünce ne yapacağını şaşırır. O kısa karşılaşma iki yüreğe de sevda düşürür. Durali’nin cesaretini ve sevdiğine sahip çıkışını ilerleyen sayfalarda daha da net görüyorsunuz.
Durmuş Ağa düğünü erkene almak istese de Mehmet Dede, askerlik bitmeden düğün olmayacağını söyler. Böylece iki genç üç yıl beklemek zorunda kalır. Düğünden sonra yaşanan talihsiz olay ise insanın aklına “ya böyle olmasaydı?” sorusunu getiriyor.
Elvan sevdayı tanımaya çalışırken, kardeşi Fatma’nın yüreğine aşk daha erken düşer. Elvan’ın sakinliği Fatma’da yoktur; o hırçın, inatçı ve dediğim dediktir. Karşı komşunun oğlu Yusuf’a gönlünü kaptırınca bu yönü daha da belirginleşir. Yusuf’un mertliği ve bu iki gencin yaşadıkları, o dönemin sevda anlayışını derinden hissettiriyor.
Kısacası her sayfası yüreğinize dokunan, sabrınızı sınayan, gözyaşlarınıza engel olamayacağınız anlar yaşatan bir hikâye. Geçmişten bugüne uzanan izlere tanıklık ederken, hayata dimdik duran erkeğin gücünü aslında kadından aldığını da görüyorsunuz.
Gerçek hayat hikâyeleri okumayı seviyorsanız ve “okuduğum kitap yüreğimde iz bıraksın” diyorsanız, benim çok severek okuduğum bu eseri gönülden tavsiye ederim.
Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.