Öncelikle Tanrı korusun
İsimsiz bir genç adam, ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrenir. Hayatının son günlerini yaşarken karşısına şeytani ama bir o kadar da muzip bir varlık çıkar. Teklif basittir: Dünyadan her gün bir şey yok edilecek ve karşılığında genç adam bir gün daha yaşayacaktır.
Telefonlar, filmler, saatler… Derken sıra kedilere gelir. Ve mesele bir anda varoluşun merkezine oturur.
Roman, “Bir şey yok olursa bizden ne eksilir?” sorusunu sorarken, aslında “Biz kimiz?” diye fısıldar.
⸻
Bu hikaye kalbinizde genişleyen bir hikâye.
Dili sade, hatta bilerek sade. Büyük laflar etmiyor. Tam tersine, küçük şeylerin kıymetini usulca dürtüyor. Bir telefon rehberine bakarken, eski bir film afişine dalarken ya da bir kedinin kuyruğunun hafif titreyişini izlerken hayatın aslında ne kadar narin olduğunu fark ettiriyor.
Hüzün var mı? Var. Ama pamuk şekeri gibi bir hüzün. Ağızda dağılıyor, geriye hafif bir tat bırakıyor.
Kısacası bu roman, ölüm fikrini karanlık bir mağaraya sokmuyor. Onu pencere kenarına oturtup eline bir fincan çay veriyor. Ve diyor ki:
“Bak, kaybetmeden önce sevmeyi öğren.”
Romanın isimsiz anlatıcısı dışarıdan bakınca sıradan bir genç adamdır. Ama iç dünyası, eşyalarla doldurulmuş bir oda gibi: düzenli, sessiz ve biraz tozlu.
Babasıyla mesafeli, annesini kaybetmiş, romantik ilişkilerinde yarım kalmış… Hayatında insanlar var ama bağlar gevşek. İşte bu yüzden “dünyadan bir şeyin silinmesi” fikri ilk başta ona çok da korkunç gelmez. Zaten kendi dünyası biraz eksik gibidir.
Her şey silindikçe aslında şunu fark ederiz:
Yalnızlık, nesnelerin eksikliği değil; paylaşılamayan anların boşluğudur.
Telefon yok olunca sadece cihaz gitmez, birine aniden “seni özledim” diyebilme ihtimali de gider. Filmler yok olunca yalnızca perdedeki hikâyeler değil, bir koltukta yan yana oturmanın bahanesi de kaybolur.
Yazar burada yalnızlığı dramatize etmez. Onu sade bir masa gibi bırakır önümüze. Üzerine ne koyacağımız okurlar olarak bize bırakılmış.
Tatlı bir varoluşsal sancılar hikayesi .