·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Mart 2026 18:07 "Sadece yazın... Saçmalayabildiğiniz kadar saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun... İçinizden gelen her sese kulak verin, dizginleri anlık arzulara bırakın... Kırın, dökün, devirin. Kendi keşfiniz olsun olmasın, her türlü kelimeyi kullanın... Aklınıza gelen abuk sabuk, anlamsız sözlerle oluşturduğunuz gelişigüzel metinlerle öfkelenin, sevin, alay edin. Ta ki yazmayı öğrenene kadar." (syf:162-163)
Her kitaptan, kendimize ders çıkardığımız biz söz, bir cümle, bir an vardır. O nedenle bu paragrafla başlamak istedim bu incelemeye. Uzun bir aradan sonra beni masa başına oturtan bu cümleler oldu çünkü...
Çocukluğumuzda dinlediğimiz bazı masallarda, canavarlardan bahsedilirdi; eğer hikaye korkunçsa ve biraz ilginçlik de katılmak isteniyorsa... Canavarın tasviri bazen bize bırakılırdı, bazen de anlatan kişinin insafına. Hayal gücümüze göre kafamızda çeşitli şekiller oluştururduk. Kimimiz korkunç gözler hayal ederdik, kimimiz keskin dişler, kimimiz korkunç eller... Yani kafamızdaki canavar nedense hep korkunç ve vahşi bir hayvana benzerdi. Çünkü bir insanın canavar olabileceği fikri hiç aklımıza gelmezdi. Bizim için insanlar ufak çevremizdeki yakınlarımızdı. Ve onlar genelde iyiydi. Fakat bizim kadar şanslı olmayan çocuklar da vardı. Onlara masal anlatılmazdı, onlara masallar yaşatılırdı. Bize masallarda anlatılan canavarlar onların hayatındaydı. Ve hayatı onlara zindan ediyorlardı. Biz canavarlı masalları dinlediğimizde muhtemelen o gece uyuyamazdık. Fakat ona rağmen ailemizin ve çevremizin bizi koruyacağını bilirdik. O nedenle bir şekilde güvende olduğumuzu bilir ve uykuya dalardık. Bunun yanında, kendilerini güvende hissetmeleri gereken yerde, en büyük zulmü yaşayan, bizim korktuğumuz canavar yüzlü yaratıklarla aynı evde uyumak zorunda olan çocuklar, kadınlar vardı bir yerlerde.
Büyüdük... Artık canavarlardan korkmuyoruz belki. Çünkü bizim için onlar sadece masaldı ve çocuklukta kalmıştı. Ama hayatının geri kalanında, bedenen olmasa da ruhen o canavarlarla birlikte büyümek zorunda olan insanlar vardı. Bu hiç değişmeyen ve değişmeyecek olan bir kısır döngüydü. Yanlış olan bir şey vardı. Çünkü asıl korkmamız gereken masallardaki canavarlar değildi. Asıl canavarlar bizimle aynı evi, belki de aynı yatağı paylaşan, aynı iş yerinde birlikte çalıştığımız, belki yoldan geçerken yanında bilmeden yürüdüğümüz veya televizyonda her gün beğenip alkış tuttuğumuz kişilerdi oysaki... Onlar hep aramızdaydı. Sadece doğru bakmak gerekliydi.
Yüzyıllardır zaten bilinen, sadece bazıları tarafından kabul edilmek istenmeyen, kadına yönelik, istismar, itibarsızlaştırma, zulüm ve şiddeti anlatmayacağım size. Çünkü zaten her gün, istisnasız, gerek sosyal medyada gerek televizyonlarda bunlara fazlasıyla maruz kalıyoruz. Hikayeler, insanlar ders çıkarsın diye anlatılır yıllarca, dilden dile. Nesillerce aktarılır. Okuduğumuz kitapların hepsinde, bir cümle de olsa kendimizden bir parça buluruz. 'Yanlış yapmışım' deriz, kendimizi düzeltmek isteriz. 'İyi ki öyle yapmışım, doğru yoldayım' deriz, devam ederiz. Önemli olanı almışızdır. 'Farkında olmak'... Yıllardır çok yol katedildiği bir gerçek. Her alanda. Yine de kitaptaki bu 'özel' ve 'dahi' kadınların hikayelerini okurken, kendime şunu sordum hep. "Neden?" Bu dahi kadınların hayatlarındaki canavarlar, ya annesi ya babası, ya abisi, ya arkadaşı ya da yaşadığı çevre, toplum. Amaçları sadece içlerindeki öğrenme ve öğretme aşkını gerçekleştirmek olan bu özel kadınların önlerindeki en büyük engel her zaman erkek egemen toplum olmuş. Buna rağmen, yılmamış, kendilerini kabul ettirebilmek için, ağır bedeller ödeseler de mücadeleye devam etmişler. Cesaretleri yüzyıllar geçse bile hala bize ilham olabilmiş. Bu nedenle ilk paragraftan feyz alarak, ben de onların anısına saygıyla, saçmalasam da, yanlış yapsam da, bir şeyleri devirsem de, doğru ve güzel yazmayı öğrenene kadar yazmaya devam edeceğim. Hayalleri için savaşan tüm kadınlara saygılarımla....