·325 syf.····Okunma: 05 Mart 2026 12:04 "Ve yılanlar yuvasına benziyor bu dünya; bir yandan seni öperken, zihinlerinde senin darağacının iplerini dokuyanların ayak sesleriyle doludur" diyordu Füruğ. Kitabı okurken bu sözü hatırladım. 68 IQ'ya sahip ve öğrenme güçlüğü çeken Charlie'nin hikâyesinin anlatıldığı bu kitap, insan doğasının tüm katmanlarını şeffaf ve ibret alınası bir şekilde ortaya koyuyor. Kitabın duygusal - romantik yanına kıyasla, hayatın içerisinden verdiği mesajlar daha değerli benim için. O yüzden değerlendirmemi daha çok bu eksende tutuyorum.
IQ seviyesi 68 olmasa bile insan, bir moron gibi davrandığı sürece kimse tarafından tehdit olarak algılanmaz. Bu yüzden de çoğu zaman sahte de olsa sevgi gösterileriyle karşılanır. Ancak ne zaman güneş ile birilerinin arasına girerse ve diğer insanlar tarafından rakip olarak algılanırsa, o zaman herkes elini açık oynamaya başlar. Kıskançlık, cinsellikten sonra insanın içindeki en ilkel ve aynı zamanda en az kontrol edilebilen dürtüdür. Kendisine ait olanı kıskandığı gibi; kendisinde olmayana sahip olanı da kıskanır. Bu durum kısa süre içerisinde düşmanlığa evrilir. Farkındalık düzeyi artan insanların giderek yalnızlaşması bununla ilgili. Charlie'nin akıllı olduğu geçici süre içerisinde yaşadığı ve yüzleştiği şey de tam olarak bu. Yanlışı ise bir dâhiye dönüştüğünü insanlara çok açık şekilde göstermesi. Her zaman biraz aptal gibi görünmek, insanlar arasında gerçek bir koruma duvarı sağlar.
Öte yandan Charlie'nin insanlara karşı takındığı tutum da insan psikolojisinin farklı bir boyutuna ayna tutuyor. Profesör Nemur ve Strauss'a karşı iyileştikten sonra takındığı tutum, bana "körün gözü açılınca ilk koltuk değneğini kırar" sözünü hatırlattı. Bilinçaltında kendisini Algernon ile eşleyen Charlie, bu yüzden kendisinin de kobay olduğu yönünde bir psikolojiye kapıldı. Bu psikoloji onu daha da saldırgan hale getirdi. İnsan eskisinden daha iyi bir konuma gelse bile, çoğu zaman eskinin psikolojisinden kurtulamaz. Aşağılık psikolojisi ya da ezilmişliğin körüklediği intikamcı duygular, insanı yanlışa sürükler. Charlie bu yanlışa defalarca düştü ve kısacık olan akıllı günlerini, mutsuzluk ile iç çatışmalarla tüketti.
Son olarak, insan beyni mükemmel bir şey. Ancak çoğu zaman insandan ve insanın faydasından yana değil. Her zaman kötü olanı öne çıkarmaya, olumsuzu düşünmeye meyilli. Doksan dokuz olumlu ihtimale karşın, bir olumsuz ihtimal her zaman daha fazla öne çıkar. Sürekli o bir ihtimalin korkusunu pompalanır. Amatör dâhimiz Charlie, akıllı olduktan sonra hep bu zihin yanılsamaları ile yaşadı. Bu durum onun yaşamın hazlarından uzak kalmasına, insanlardan kopuk yaşamasına ve hep korku içerisinde olmasına yol açtı. Dehaya sahip olmak, insana pek çok fayda sağlasa da genelde beynini terbiye etmesine yardımcı olmaz.
O halde başlıktaki soruyu tekrar sormak istiyorum: Kim dost, kim düşman? Charlie akıldan yoksun olduğu zaman mutluydu, güçlü korku ve kaygıları yoktu, sahte de olsa etrafı insanlarla doluydu. Akıllandıktan sonra ise yalnız kaldı, bir sürü kaygı ve korku ile yaşamak zorunda kaldı, en haz dolu anlarda bile mutluluğu elde edemedi. O halde bilinçli olmanın ya da yüksek bir farkındalığın insan için faydalı olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Orwell'ın dediği gibi "cehalet mutluluk mu?" Ya da Şükrü Erbaş'ın dediği gibi "bilmek bütün acıların anası" mı? Yanıtı ben de bilmiyorum değerli okurlar...