Ne hissettiğim konusunda emin değilim, öyle garip bir yerdeyim.
Garip bir distopik ortamda hayvanlar bir virüs nedeniyle öldürülüyor. Dolayısıyla insanların tabaklarından kaldırılıyorlar. Değişen bu düzen nedeniyle sıkıntılar yaşayan insanların bir şekilde protein ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyor. Bunu da yamyamlıkla çözüyorlar.
Ama elbette "BARBAR" değiller. Yetiştirdikleri şeyler insana benzese de insan olarak görülmüyor. Onlar ses telleri alınmış, iletişim becerisi bir hayvanınki kadar gelişmiş, mezbahalarda kesimi bekleyen "özel etler".
Canilik, kendini haklı çıkarma çabası, iğrençliğin üzerine çekilmiş modernist yaşam havası... Yazarımız, ilerleyen bir zaman diliminde nüfusun artmasıyla oluşabilecek sorunları çözmekte yetersiz kalan hükumetlerin yamyamlıkla gerek nüfus artışını gerekse kaynakların dengeli dağılımını sağlayarak bir algı oluşturabildiklerini işlemiş.
Ana karakterimiz Marcos, insanları kasap raflarına hazırlayan bir mezbahada çalışan patronun sağ kolu olarak karşımıza çıkıyor. İşinden hoşlanmıyor ama babasının yaşlılar merkezinde kalmasını istiyorsa bir hayli para kazandıran işini sürdürmek zorunda.
Marcos'un gözünden insanlığın geldiği noktayı okuyoruz. Her şey bana çok iğrenç geldi. Bir ara "Acaba vejetaryenler de bizi bu şekilde mi görüyor?" diye düşündüm. Ama bizlerin böyle olacağını sanmıyorum. Umarım değilizdir.
Hayret edilesi bir rezillik.
İnsanları yemek için yetiştirmek. Algıyı sadece kelimelerle kontrol edebilmek ve çevresinde yasalar oluşturabilmek... Nasıl iğrenç bir distopya.
Kitap iğrençliği en dibine kadar aktarıyor ve oldukça başarılı. Marcos karakteri de beni şaşkınlığa uğrattı. Başından sonuna kadar. Ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum.
Çok başarılı bir şekilde mide bulandırıcıydı. Kendini hazır hisseden herkese öneririm.