Roman, Hasan Sabbah’ın "Hiçbir şey gerçek değildir, her şey mübahtır" sözü üzerine kurulu. Sabbah, kitleleri yönetmek için sadece hitabeti değil, haşhaşın sunduğu duyusal illüzyonu da bir anahtar olarak kullanır. Genç fedailerini haşhaş yardımıyla "sahte cennet bahçelerine" götürerek onlara ölümü arzulayacakları bir vaat sunar. Fedai artık ölmekten korkmaz, çünkü "cenneti" bizzat deneyimlemiştir. Maddenin etkisi geçip fedailer normal hayatlarına döndüklerinde, yaşadıkları o kısa süreli haz zirvesi onlarda korkunç bir yoksunluk ve oraya geri dönme arzusu yaratır. Hasan Sabbah bu noktada haşhaşı bir ödül mekanizmasına dönüştürür: "Eğer benim için ölürsen, bu bahçelere temelli döneceksin." Bu kurguda haşhaş; bireyin iradesini teslim etmesini sağlayan, dünyayla bağını koparan ve onu mutlak itaate sürükleyen bir araçtır.
Bartol, 1930'ların totaliter rejimlerine bir eleştiri olarak kaleme aldığı bu eserde, bilginin verdiği soğuk yalnızlık ile cehaletin sunduğu sahte mutluluk arasındaki trajik uçurumu sergiler. Sabbah’ın kalesindeki bu düzen, aslında ideolojilerin insanları nasıl birer "araç" haline getirdiğinin bir prototipidir. Sonuç olarak Alamut; bir suikast örgütünün tarihinden ziyade, insan zihninin nasıl bir oyun hamuru gibi şekillendirilebileceğine ve uyuşturulmuş bir bilincin nelere muktedir olduğuna dair derin bir felsefi uyarıdır.