Arafta ❛Zaman İçinde Mekân❜ ve İnsan
"Bir site kurmalıyım. İslâm sitesini yeniden
kurmalıyım. Canlandırmalıyım, diriltmeliyim onu.
Çağ içinde varoluş hikmetim bu." (Karakoç, 2022, s. 41)
Meşhur film serilerinden Yüzüklerin Efendisi'nin ilk filmi Yüzük Kardeşliği, hayranlarının hemen hatırlayacağı üzere, şu cümle ile açılır, "Dünya değişiyor, bunu suda hissediyorum, toprakta hissediyorum. Kokusunu alıyorum." Tam da böyle bir çağda yaşıyoruz; havada, suda, her yerde, her alanda değişimin/dönüşümün büyük bir hızla gerçekleştiği zamanlarda. Postmodernliğin Durumu isimli çalışmada temel tezini bu köklü değişimler üzerinden kuran David Harvey bu durumu şu sözlerle ifade ediyor, "Yaklaşık 1972'den bu yana hem kültürel faaliyetlerde hem de politik-ekonomik faaliyetlerde köklü bir değişim yaşanmaktadır. Bu köklü değişim, mekân ve zamanı algılayışımızda yeni hâkim biçimlerin ortaya çıkışıyla bağlantılıdır." (Harvey, 1997, s. 7). Harvey'in de belirttiği gibi 1970'ler bu değişimlerin çıktılarının yoğun bir şekilde görünür olmaya başladığı zaman dilimi olsa da sadece zaman ve mekânı algılayışımızda değil bilhassa insanın kendisini algılayışımızda da farklılıkları ortaya çıkaran bu değişimlere sebep hâkim biçimlerin fikri/kavramsal boyutunun inşasının çok daha öncesine dayandığını görürüz. Öyle ki hem gelişmelerle şekillenen hem de gelişmeleri şekillendiren, fikri boyutu –ölümsüzlük arzusu/arayışı- ilk insanın yaratılışına dayansa da kavramsal olarak ortaya çıkışı Rönesans'la olan transhümanizm düşüncesinin insanın ve insana dair ne varsa onların değişimine/dönüşümüne yön veren esas düşünce olarak boy gösterdiğini bugün rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çekici kuvveti yapay zekâ çerçevesinde olduğu için daha çok bilimkurgusal bir düşünce izlenimi oluşmasına sebebiyet veren izmin aslında sadece onunla ilgili olmadığını, gerçek hayatın şekillenmesinde etkin bir düşünce akımı olduğunu biraz araştırmayla görebilmek mümkün. Sadece insanı değil bu dünyaya gözünü açan her varlığı çepeçevre kuşatan zaman içinde yaşanan bu değişimlerin tıpkı zaman gibi çevreleyen 'mekân'a sirayet etmemesi ise düşünülemez. Öyle ki kentleşme alanında yaşanan gelişmeler, günümüzde sıklıkla dile getirilmeye başlanan akıllı kentler ilk bakışta çağa ayak uydurmak adına yaşanan gelişmeler olarak lanse edilse de üzerinde biraz durup düşündüğümüz vakit madalyonun bir de diğer yüzünün olduğunu görürüz. O yüzü ise Yaylagül Ceran Karataş Posthüman: Şehir ve Beden adlı çalışmasında şu sözlerle dile getirir:
"Smart cities modelindeki planlar şehrin antroposen çağda sürdürülebilirliğini hedefleyen, yeni nesil teknolojilerle evrimsel sıçramayı sağlamayı arzu eden ve çoğunlukla transhümanist şehir anlayışında mücessem hale gelen distopik ve teknokratik planlardır. (…) Aslında 20. yüzyılın mega şehirleri, 21. yüzyılda büyük oranda teknolojinin iktidarında kurulmuş akıllı ve dijital, transhümanist bedene uygun olarak yapılandırılmış transhümanist şehirleridir. Fakat bir diğer açıdan da yüzyılın yeni oluşturulan küresel şehirlerinin araf mekânları olduğu söylenebilir." (Karataş, 2022, s. 99)
'Araf' ifadesi şu an içinde yaşadığımız mekânları ifade etmekte oldukça mahir bir ifade olarak karşımızda dururken bu ifadenin mekân haricinde içinde bulunduğu ahvali düşündüğümüzde insanoğlunun bizatihi kendisini de ifade etmek için rahatlıkla kullanılabilir. Bilal Can'ın kaleminden çıkan Hece Yayınları tarafından okurla buluşturulan, 2021 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları ödülüne layık görülen Zaman İçinde Mekân isimli kıymetli çalışma tam da bu ahvali oldukça geniş bir perspektiften ele alıyor. Eserde insan ve mekân arasındaki ünsiyet detaylıca irdelenirken diğer taraftan da maruz kalınan hızlı değişimler neticesinde insan ve onunla birlikte mekânın içine düştüğü araf durumuna dikkat çekiliyor.
Bir Mekân Var Mekândan Öte
Araf zamanların en sıkıntılı hallerinden birisi de yoğun kavram karmaşasına sebebiyet vermesi olsa gerek. Öyle ki örneğin içinde bulunan zaman, en temelde, modern-postmodern; insan, modern insan-postmodern insan; mekân, şehir-kent gibi ayrışırken ortaya çıkan kavramsal karmaşa anlam karmaşasını da beraberinde getiriyor. Kavramlar meselesini varoluşsal bir mesele olarak gören, tanımlayamayanların tanımlanmaya mahkûm olduklarını derslerinde sıklıkla vurgulayan, her fırsatta konunun önemine dikkat çeken Yusuf Kaplan bu hususta kaleme aldığı bir yazısında yine konunun önemini vurguladıktan sonra sözlerine şöyle devam eder:
"Kavramlar, hakikati resmeder sadece, indirger: Bir tablo sunar bize: İyi de, bu tablo, hakikatin neresine düşer? Hakikati nereye kadar ihata edebilir acaba? Hakikat, kavramın indirgediği, sınırladığı, soyutladığı şey midir? Olabilir mi böyle bir şey? Asla! Olamaz. Nedir bu peki, o hâlde? En fazla, hakikatin bir refleksiyonudur; yansıması, tecellîsi, izdüşümü: O anki ve oradaki tecellîsi / izdüşümü. Ama ''resmeden''in çapı / kemâli, bu tecellîden bizi başka bir menzile, daha yüksek bir mertebeye taşıyabilecek kıvamdaysa, işte o zaman, kavramlarla resmedilen tablo, hakikat yolculuğumuzun -sonraki safhalarının- önünü açabilir: İzini sürmeye başlayabiliriz hakikatin dalga dalga, sayha sayha, o andan itibaren, ''bu tablo''dan çıkarak..." (Kaplan, 2012)
Zaman İçinde Mekân'da Bilal Can'ın önceliğinin de bu olduğu izlenimine kapılmadan edemedim; zira Can 'şehir-kent' şeklinde yer edinen zihinlerdeki kavram/anlam karmaşasına bir son vermek istercesine yazılarının temeline bu ayrımı oturtuyor ve ikisi arasındaki farkları netleştiriyor ve neticede, Kaplan'ın tabiriyle, kavramlarla bir tablo resmediyor. Özellikle dönüp dolaşıp şehrin 'ne'liğine odaklanan yazar neyi kaybettiğimizi –hadi ifadeyi biraz yumuşatıp 'kaybetmek üzere olduğumuzu' diyelim- zihinlere iyice işleyebilmek adına sosyolojik kıyaslamaların/analizlerin yanı sıra gerek hafıza mekânlarına yer vererek gerek kültürel değerler, seyahatnameler gibi şehir kavramının derununa okuru indirmeye vesile olabilecek incelemeler kaleme alarak 'ah o eski günler' dediğimiz zamanların, mekânların kokusunu taşıyor satırlarına. Bu vesileyle okur, şehrin sadece bir mekân olmadığını mekândan öte bir unsur olduğunu iyice kavrama fırsatı buluyor. Bendenizin ise bu satırlardan yola çıkarak şehrin ne'liği konusunda zihnimde şekillenen düşüncelerden birisi de şöyleydi; insanlar arasında gelişen her türlü organik bağlarla vücut bulan mekânın aynı zamanda aynalama etkisiyle devasa bir organik bağ üretim fabrikasına dönüştüğü yer. Öyle ki Can insanlar arasında bu bağın en fazla kurulmasına vesile olabilecek karşılıklı etkilenmenin yoğun bir şekilde yaşandığı, kültür/kimlik üretimi/kazanımı noktasında şehrin tabir-i caizse damarları olan, en küçük birimi mahallenin ölümünü şehrin ölümüyle eş değer tutar ve şöyle ifade eder, "Şehirlerde mahalleler şehrin yapısına, mimarisine, gelenek ve kültür aktarımına katkı sağlayarak geleneğin ayakta durmasına katkı sağlamaktadır. Nitekim şehri oluşturan ve ayakta tutan mahallelerdir. Mahallenin ölümü şehirlerin ölümü demektir bu nedenle bir şehir, mahalleler ortadan kalktığında yıkılmaya başlar." (Can, 2021, s. 49). Ve bugün neden bir 'medine'mizin olmadığını/medeniyet kuramadığımızı, yapay uygarlıkların sahte cennet vaatleriyle oyalanıp durduğumuzu buradan rahatlıkla anlayabiliriz; çünkü "Şehirleri ortaya çıkaran unsurlar, geleceği şekillendirerek medeniyetlerin oluşmasını sağlar." (Can, 2021, s. 38). Bu açıdan mahallenin ölümü sadece şehrin ölümü değil medeniyetin/medinenin de ölümüdür.
(...)
Kitaphaber web sitesinde yayımlanan yazının tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz
kitaphaber.com.tr/arafta-zaman-ic...