Bazı romanlar bir hikâye anlatmaktan çok insanın ne kadar dayanabileceğini sorgulatıyor. Rip Akıntı da benim için böyle bir kitaptı. Mirza Dadaloğlu’nun hayatı küçük yaşta annesini kaybetmesiyle sarsılıyor, yıllar sonra kurduğu düzen ise kızına konulan SMA teşhisiyle tamamen değişiyor. Bir babanın çaresizliği insanı öyle kararların eşiğine getiriyor ki, bazen iyilik gibi görünen şeylerin aslında nasıl bir tuzağa dönüşebileceğini bu romanda çok net görüyoruz.
Mirza’nın karşısına çıkan yardım teklifleri onu farkında olmadan karanlık bir dünyanın içine çekiyor. İstihbarat, kamplar ve farklı coğrafyalarda yaşanan olaylar hikâyeye güçlü bir gerilim katıyor. Ama romanın en çarpıcı taraflarından biri, Mirza’nın yaşadıklarının ardından hafızasını kaybetmesi. Geçmişini hatırlayamayan bir adamın aslında hatırlamaktan korktuğu bir hayatla yüzleşme ihtimali çok sarsıcıydı bence.
Akıl hastanesindeki Mirza bana hep şu soruyu düşündürdü:
İnsan gerçekten kim olduğunu bilmediğinde mi kaybolur, yoksa kim olduğunu hatırladığında mı?
Mirza’nın hikâyesi tam da bir rip akıntısı gibi… İnsan bazen ne tamamen kurtulabiliyor ne de kendini bırakabiliyor.
Film tadında güzel bir kitaptı
@muratisfan
Ezgi Özcan
@bengisuyayinlari
#reklamdegildir
#ripakintihayat
#kitapcumhuriyetimileokuyoruz