Doğu'nun Limanları
Amin Maalouf’un Doğu’nun Limanları, gecikmeli olarak okuduğum ilk kitabı oldu. Akıcı ve sade bir dili var; çevirisi de oldukça başarılı. Okurken en çok hissettiğim şey, savaşın sadece şehirleri değil, insanların hayatlarını, anılarını ve kimliklerini de nasıl yok ettiğiydi.
Romanın başında şen, kalabalık ve canlı bir ailenin yavaş yavaş dağılışını görüyoruz. Savaş ve karmaşa başladığında herkes kendi yoluna gidiyor. Kimi güvenli bir yere kaçıyor, kimi kendi hayatını kurmaya çalışıyor. Bu da bana şu düşünceyi verdi: Karışık zamanlarda insanlar çoğu zaman duygularıyla değil, hayatta kalmak için en mantıklı gördükleri şekilde hareket ediyorlar.
Ama romanın kahramanı biraz farklı. O, sanki hayatın akışına kendini fazla bırakıyor. İsteseydi karısını alıp Fransa’ya gidebilirdi, yeni bir hayat kurabilirdi. Eğitimine devam edebilir, bir doktor ya da akademisyen olabilirdi. Bernard’ın güçlü bir konuma gelmesi bile ona bir kapı açabilirdi. Kardeşi ilk geldiğinde kendi hayatını korumak için daha net bir tavır koyabilirdi. Fakat bunların hiçbirini yapmıyor.
Bu yüzden bana göre romanın asıl trajedisi sadece savaş değil; biraz da yanlış kararlar ve kararsızlık. Bazen insanın hayatını yaptığı seçimler kadar yapmadığı seçimler de belirliyor. Eğer insan silik kalırsa, tarih de onu silip geçiyor.
Kahramanın tımarhanede geçirdiği yıllar da onun hayatından kopan bir zaman dilimi gibi. Dünya değişirken o sanki zamanın dışında kalıyor. Aklı hâlâ karısında ve kızında kalıyor. Ama dışarı çıktığında artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Evi yok, ailesi yok, geçmişi yok. Karısıyla tekrar buluşsa bile aradan geçen 20–30 yıl bir devri kapatmış oluyor.
Doğu’nun Limanları bence savaşın , soykırımın, insanlığın sadece cephelerde, toplama kamplarında , askeri yerlerde değil, insanların hayatlarında açtığı yaraları anlatan güçlü bir roman. Okurda bıraktığı en güçlü duygu ise, kaybolan zamanın geri gelmeyeceği gerçeği.