Biliyorum zamanınızı alacak ama lütfen baştan sona okuyun!!
Şunu belirtmem gerekiyor ki okuduğum kitaplardan beğendiğim ilk üç arasına girer.
Kitabı çözümlemeye isminden başlayalım; kassandra damgası: insan embriyonunun kendisinin gelecekte neyin beklediğini sezgisel olarak bilmesine ve dünyaya gelmek istememesine karşı annenin alnında pek büyük olmayan bir pigment lekesinin ortaya çıkması diye tanımlıyor bu damgayı uzayda keşfeden ve papaya bilinen kozmik keşiş Filofey.
"İnsan embriyonunun anne karnından sinyal vermesi" oldukça ilginç ama kitapta ilginç bulduğum en büyük şey bu değil insanların bu damganın bildirilmesi olan tepkisi. Şöyle bir düşününce bu kassandra damgasını ne zaman ortaya çıktığı tam olarak belli değil şayet bir zaman aralığı belirtecek olursak insanların akıbetinin, hırslarının, tutkularının, zaaflarının ve erdemlerinin kötüye saptığı günden bu yana kassandra embriyonunun var olduğunu söyleyebiliriz.
Peki kassandra damgası Filofey'in keşfinden önce de var mıydı?
Bence vardı ama tek sorun şuydu ki insanlar bunu bilmiyordu sokağa dökülmelerinin isyan etmelerinin sebebi buydu. Onlar tarafından bakacak olursak elbette kadınları alınlarındaki bir leke ile damgalamak aşılayıcı bir hareket ama bu ne Filofey'in ne de yalnızca protesto edenlerin suçuydu.
Kadınları damgalanmış düşünmek yerine bebeğin dünyaya neden gelmek istemediğini sorgulamak ve çözmeye çalışmak daha mantıklı geliyor.
Şimdi de şu soruyu soralım: Bebekler neden dünyaya gelmek istemiyor?
Bence bu sorunun cevabı oldukça basit ama bir o kadar da ağır. İnsanların katledildiği, ten renklerinden dolayı hor görüldüğü, havayı suyu doğayı bencilce kullandığı, herkesin kendi çıkarını düşündüğü, erdem diye bir şeyin varlığının unutulduğu, herkesin birbirini öldüresiye rekabet içinde olduğu, umutsuzlukla savaşılan her gün umudunu yitirmemekle uğraşıldığı yetmiyormuş gibi dünyayı kurtaracak bir kahraman bekledi ama bu kahramanın da başta kendimiz olmak üzere tüm insanlığın olduğunu bilmeyen öğrenmeyen gözlerini, kulağını kapatmış varlıkların içine kim girmek isterdi ki?
Ve evet biz hala bunlara gözlerimizi, kulağımızı, ağzımızı kapatıyoruz. Bunu düzeltmek yerine yüzümüze vuranı taşlıyoruz o zihni zincirliyoruz ket vuruyoruz hatta duygularıyla değil mantığıyla hareket eden Robert Bork'a yaptığımız gibi öldürüyoruz. Susturuyoruz çünkü korkuyoruz öfkeleniyoruz çünkü bunların hepsi bizim suçumuz. Herkesin kendine sorumluluğu. Ama ne yapıyoruz sorumluluğunuzu bir başkasına yüklüyoruz ve o da bir başkasına yüklüyor. Bu yük sürekli katlanıyor ve dünya artık büyük taşıyamaz hale geliyor. Belki farkında değiliz ama kendi kendimizi öldüyoruz kendi kendiliğimizden kaçıyoruz. İyiliği kötülüğe mağlub ediyoruz.
İşte böyle bir dünya bizimkisi kim neye inanmak isterse ona inanır zihinlerine mıhlanmıştır o düşünce sökemezsiniz, söktürmezler bir başkasının dünyasını değiştiren cümleleriniz onlarda sinek vızıltısından ibarettir.
Şimdi embriyolar bize soruyorlar: Bu çöplüğün içinde yok olana dek yaşayıp gitmek mi yoksa o çöplüğe hiç girmemek mi?