Kitap, tarihe damga vurmuş isimlerin hayatlarından bazı kritik anları konu alıyor. Yazar, tarihin akışını değiştiren o kırılma noktalarına odaklanıyor. Okurken ister istemez şu düşünce geliyor akla: Eğer o anda farklı bir karar verilseydi ya da o olay hiç yaşanmasaydı dünya tarihi nasıl şekillenirdi?
Kitapta Fatih Sultan Mehmed, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, George Frideric Handel, Napoleon Bonaparte, Johann Wolfgang von Goethe, Vladimir Lenin ve Cicero gibi tarihte iz bırakmış birçok isimden kesitler yer alıyor. Her bölüm, bu isimlerin hayatındaki belirleyici bir ana odaklanıyor.
En çok hoşuma giden bölümlerden biri Avrupa ile Amerika’yı birbirine bağlayan telgraf hattının hikâyesiydi. Bu bölüm hem heyecanlı hem de merak uyandırıcıydı. Ayrıca çok sevdiğim bir yazar olan Lev Tolstoy’un son günlerini anlatan bölüm beni gerçekten derinden etkiledi. Aynı şekilde Fyodor Dostoyevski’nin idam edilmek üzereyken yaşadığı o anı okumak da oldukça çarpıcıydı. Cicero' nun hayatına göz atmak keyifliydi.
Zweig okumayı zaten seviyorum, ancak bu kitapta dikkatimi özellikle çeken bir konu oldu. İstanbul’un fethini anlatırken Fatih Sultan Mehmed ve Türklerle ilgili yaptığı yorumlar bana oldukça taraflı geldi. Hatta bu bölümde yazarın Türklere karşı belirgin bir önyargısı olduğunu düşündüm.
Örneğin fethin, Kerkoporta Gate adlı kapının açık kalmasıyla mümkün olduğu yönünde bir ima var. Bu durum sanki koskoca fethin kaderi tek bir kapının açık kalmasına bağlıymış gibi anlatılmış ve bana oldukça havada ve hatta biraz da komik geldi.
Bunun dışında kitapta sık sık “Barbar Türkler” gibi ifadeler geçiyor. Fetih sırasında Türk askerlerinin kiliseleri yağmaladığı, şehirdeki sanat eserlerini ve kitapları yok ettiği, kadın ve çocukları esir almak için sokaklara yayıldığı gibi oldukça sert ve tek taraflı anlatımlar bulunuyor. Üstelik bunların Fatih Sultan Mehmed’in izniyle yapıldığı yönünde ithamlar da var. Bu anlatım biçimi bana oldukça yanlı geldi.
Hatta Fatih Sultan Mehmed için şöhret düşkünü, gaddar ve entrikacı bir barbar gibi ifadeler kullanılması dikkat çekiciydi. Kitapta birçok tarihî kişilikten bahsedilmesine rağmen, yazarın Türkler hakkında diğer isimlere kıyasla çok daha sert ve olumsuz bir dil kullandığını düşündüm. Yine de inkâr edemediği bir nokta var: Fatih’in zekâsını kabul etmek zorunda kalmış gibi görünüyor.
Kitaptaki bir diğer bölüm ise beni farklı bir açıdan rahatsız etti. Zweig tarihî anları dramatik bir yoğunlukla anlatmayı sever. İnsan psikolojisini, kırılma anlarını ve tutkuyu büyüterek verir. Ancak Johann Wolfgang von Goethe bölümünde anlatılan olay beni romantik değil, rahatsız edici bir yerde yakaladı.
74 yaşındaki Johann Wolfgang von Goethe’nin 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow’a duyduğu aşk, Zweig tarafından büyük bir tutku, derin bir aşk sızısı ve hüzünlü bir kırılma olarak aktarılıyor. Oysa aradaki 55 yaş farkı, benim için bu hikâyeyi romantik olmaktan çıkarıyor.
Evet, o yıllarda genç yaşta evlilikler mümkündü. Ancak 55 yaş farkı o dönem için bile sıradan değildi. 19 yaşındaki bir genç kızla 74 yaşındaki bir adamın ilişkisinin “büyük aşk” olarak anlatılması bana doğru gelmedi. Bu yaşta birinin baba şefkatiyle yaklaşması gerekirken romantik bir ilgi göstermesi içimde ciddi bir etik rahatsızlık oluşturdu.
Zweig’in anlatımında asıl merkez, Goethe’nin aşk acısı. Reddedilişi, gururunun incinmesi, yaşlılığında gençliğe tutunma çabası… Hepsi yoğun bir hüzünle veriliyor. Ancak burada sormadan edemiyorum: Bu hikâye bize hüzünlü geliyorsa, sebebi gerçekten aşk mı; yoksa âşık olan kişinin Goethe olması mı? Eğer aynı durumu sıradan bir 74 yaşındaki adam yaşasaydı, yine bu kadar romantize edilir miydi?
Kitapta, kızın annesiyle geçmişte bir yakınlık yaşandığına dair imalar da var. Bu detay hikâyeyi benim gözümde daha da rahatsız edici bir yere taşıdı. Çünkü burada artık sadece bir yaş farkı değil, sınırların bulanıklaşması söz konusu.
Zweig her şeyi dramatikleştirmeyi sever; bunu biliyorum. Ancak bu bölümdeki dramatizasyon, benim için estetik bir derinlik değil, etik bir problem yarattı. Büyük bir dehanın zaafını anlatmak başka; onu hüzünlü bir aşk hikâyesi gibi yüceltmek başka.
Bu bölüm bana şunu düşündürdü: Deha olmak, insanın zaaflarını masumlaştırmaz. Ün, yetenek ve tarihsel önem, bir davranışı daha kabul edilebilir yapmaz.
Türklerle ilgili yaklaşımını bir kenara koyarsam kitap genel olarak oldukça etkileyiciydi. Tarihin farklı dönemlerinden, insanlığın kaderini etkileyen o kritik anları okumak gerçekten ilgi çekiciydi.
Sonuç olarak, bu kitap tarihin akışını değiştiren o kritik anlara farklı bir bakış açısıyla yaklaşan, okurken düşündüren ve merak uyandıran bir eser. Her ne kadar bazı bölümlerde yazarın taraflı yaklaşımı dikkatimi çekmiş olsa da, anlatılan olayların dramatik gücü ve akıcı anlatımı kitabı okunmaya değer kılıyor.