İntikamın Örgüsü ve Sevginin Çarmıhı: İçimdeki İki Gölge Şehir
Puan vermedi·512 syf.··
2026 10. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 16 Mart 2026 00:00
Bir kitabı kapatıp da uzun süre kapağına bakakaldığın olmuştur ya... İşte İki Şehrin Hikayesi beni öyle bir yerde yakaladı. Elimdeki kitap, aslında iki şehrin değil, insan ruhunun derinliklerinde açılan iki ayrı uçurumun hikayesiydi. Ve ben o uçurumların kenarında durup aşağıya baktım. Dickens'ın anlatımı beni ilk olarak o meşhur açılış cümlesiyle yakaladı. "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü..." Bu cümle öyle bir cümle ki, aslında tüm kitabın özeti. Hayatın tam da kendisi gibi. Bildiğimiz o şey işte: Bir yanımızla umuda sıkı sıkı sarılırken diğer yanımızla karanlığa bakıyor olmak. Paris'in o kanlı, başı dönmüş sokaklarıyla Londra'nın sakin ama duyarsız dünyası arasında gidip gelirken, aslında kendi iç dünyamın iki zıt kutbu arasında yolculuk ettiğimi hissettim. İçimdeki devrimciyle, içimdeki muhafazakarın kavgasıydı bu belki de. Kim bilir? Ve sonra Sydney Carton girdi sahneye. Ah, Sydney Carton... Bu adam beni öyle sarstı ki anlatamam. Hayatını tüketmiş, kendini boş vermişlik denizinde kaybetmiş bir adam. "Umurumda değil" derken bile gözlerinde taşıdığı o derin acıyı hissettim. İtiraf etmeliyim ki, Carton'ı okurken zaman zaman kendimi gördüm. Hepimizin içinde bir yerde, kendini değersiz hisseden, "Ben ne fark ederim ki?" diye soran bir ses yok mu? İşte Carton o sesin vücut bulmuş haliydi. Ama asıl çarpıcı olan, bu "değersiz" adamın içinde koskoca bir fedakarlık denizinin dalgalanmasıydı. Carton'ın Lucie'ye olan aşkı... Öyle elde edemediği için büyüyen bir tutku değil bu. Daha çok, bir insanın başka bir insanda gördüğü ışığa duyduğu özlem gibi. "Senin uğruna, senin sevdiğin birisi için..." diyor adeta. Bu öyle bir aşk ki, sahiplenmeyi değil, feda etmeyi seçiyor. Öte yanda Madame Defarge var. Bu kadın, bende öyle bir ürperti yarattı ki... Örgüsünü örerken, ipliklerin arasına ölümleri dokuyor. Bir zamanlar ezilenlerin, nasıl olup da ezenlerden daha acımasız olabildiğinin kanlı bir örneği. Onu okurken sordum kendime: Adaletle intikam arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyacağız? Haksızlığa uğradığımızda içimizde büyüttüğümüz o karanlık, zamanla bize mi ait oluyor yoksa biz ona mı? Madame Defarge, belki de hepimizin içinde susturmaya çalıştığımız o sesin, kontrolden çıkmış hali. Dickens'ın devrim sahnelerini anlatışı... Okurken tüylerim diken diken oldu. O kalabalıklar, birer insan olmaktan çıkıp, tek bir canavara dönüşüyor. "Git!" diyorlar, "Öldür!" diyorlar. Peki ya yanlış kişiyi giyotine gönderiyorlarsa? Ya kalabalığın coşkusu, masumiyeti ezip geçiyorsa? İşte tam bu noktada, Carton'ın sessizliği ve kararlılığı bir mum gibi parlıyor. O çılgın kalabalığın ortasında, bir tek o biliyor ne yaptığını. Belki de ilk kez hayatında, bir anlamı var yaptığının. Ve bu anlam uğruna ölüme giderken bile, o meşhur sözleri fısıldıyor: "Yaptığım, yapabileceğim en iyi şeydir..." Kitabı bitirdiğimde uzun süre oturdum öylece. Düşündüm: Gerçekten iyi bir insan olmak ne demek? Darnay gibi masum ve temiz olmak mı? Yoksa Carton gibi tüm kusurlarına, tüm kaybolmuşluğuna rağmen, en kritik anda içindeki ışığı bulup çıkarmak mı? Sanırım Dickens bize şunu söylüyor: İnsan, içinde hem iyiliği hem kötülüğü, hem umudu hem umutsuzluğu, hem sevgiyi hem nefreti taşıyan karmaşık bir varlık. Ve belki de asıl mesele, hangi yanımızı beslediğimiz. İki Şehrin Hikayesi benim için, karanlığın en yoğun olduğu anda bile bir yerlerde bir ışık yanabileceğine dair bir umut oldu. Belki de herkes kendi Carton'ını keşfedebilir içinde. Belki de en karanlık anımız, en parlak fedakarlığımızı doğuracak andır. Şimdi kitabı rafa koyuyorum. Ama Carton'ın son sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor: "Diriliş, sana inanıyorum!" Belki de hepimizin inanmaya ihtiyacı olan şey, bu.
İki Şehrin HikayesiCharles Dickens · Ayrıntı Yayınları · 201876,6bin okunma
·
48 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.