Puan vermedi·230 syf.····Okunma: 17 Mart 2026 23:36 Evet, dostlar. Bu kitabı okurken sürekli kendimle boğuştum. Sonuna kadar bir yargıya varmamaya çalıştım. Yer yer daldım gittim, yer yer kitaptan vazgeçecek gibi oldum ama bitirdim.
Peki neden böyle dalgalandı ruh halim okuma sürecinde? Başlığı gördüğüm anda "Evet, tesadüf diye bir şey yoktur." desem de okumaya başladığımda yazarın anlattıklarına ısınamadım. Yaşadıklarımızın anlamsız olmadığını; zihnimizde kurguladımız, günlük hayatın can sıkıcılığından uzak birtakım aksiyonlar silsilesi mi kanıtlar bize? Hayır. Sürekli mutlu sonlar aramak çaresiz bir iyimserlik olur. Bazı şeyler sadece olup biter ve geride bir anı bile bırakmaz bize. Hayat böyledir bazen. Bir şeylerin, bizim kavramaya muktedir olmadığımız bir anlamı olup olmadığını düşünüp dururuz.
Sonra, iyi insanlar hep iyilerle mi karşılaşır? Niyete mi hizmet eder insan yazgısı? Cebinizde beş paranız yokken yola çıkarsanız, başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz. Tevekkül anlayışı, insanın elinden geleni yapıp kendi önlemlerini aldıktan sonra teslim olmasıdır. Burada ise açıkça yanlış anlaşılmış bir kavram olduğunu düşünüyorum: Elde avuçta hiçbir şey yokken kendini maceralara atmak; akılcı olmadığı gibi, hangi çerçeve içinde tavsiye edilecek, övülecek bir eylemdir? Fizik kuralları ile var olan bir dünyada davranışlarımızın önünü arkasını kestirmemek ancak aşırı bir saflıktan ileri gelir.
Gezdikçe mi aşıyoruz kendimizi? Odamızdayken veyahut işimizin gücümüzün başındayken huzura varamaz mıyız? Kendimizi bulamaz mıyız? Bakın dostlar, bu yüzyılın başta gelen ikilemlerinden biridir bu. Mekan değiştirdikçe, zihnimizi yeniledikçe bambaşka biri olup çıktığımızı sanıyoruz. Halbuki Baudelaire asıl yolculuğun ruh ile yapıldığını söyler. Eğer siz görmeye ehil değilseniz, kimse gösteremez size hiçbir şeyi. Dünyayı bucak bucak gezseniz de, yine aynı boşluk ve amaçsızlık içinde yarının belirsizliğine duyduğunuz merağa sığınıp kalırsınız. Öte yandan, kendini hayata bırakmak biraz da bu sadelikten korkmamaktır.
Hem, hepimiz bir tür keşiş yolculuğuna çıkacak olsak, tanrı misafiriyiz diye yabancıların evlerine sığınacak olsak, kim nasıl sürdürecektir toplumu kalkındırmayı? Bunun, anlatılan haliyle çoğunluğa hitap edecek bir ideoloji olması muhtemel değildir. Günlük zorunlulukların aciz bir utanç haline geldiği bu yüzyılda; tam da yine bir işin parçası olabilmek, meşgul ve faydalı olmak bazen yeter insana.
Evet dostlar, insanlar bazen sadece yabancılara karşı iyidir. Önyargı kavramını yerin dibine de gömse yazar; aslında bir yargıya varamayacak kadar kısa zaman geçirdiği yan karakterleri, sözkonusu kalıpları bozmaya muktedir şahane bireyler olarak tasvir etmekten vazgeçmelidir. Bir daha hiç görmeyeceğiniz insanlarla ne kadar derinleştirebilirsiniz muhabbetinizi, nasıl anlaşmazlıklar yaşayabilirsiniz ki onlarla? İşte tam bu sebepten, herkesi geride bırakıp gitmek, sürekli yalnızlaşmak halinde romantize edilecek bir şey yoktur. İnsanın iletişimi üzerine bir kitap yazılacaksa, karşılaşmaların anlamlı olup olmadığı ele alınacaksa, o zaman o insanların karşı tarafın hayatındaki kalıcılığını ele almak gerekir.
Evet, herkes sonsuza dek kalmaz bizimle. Bu, onların bizi, bizim de onları şekillendirmediğimiz anlamına gelmez. Ancak madem böyle önyargısız, böyle açık görüşlü birisidir anlatıcımız, tasvirinden anlaşıldığı üzere gayet çekici bulduğu Azra ile olan ilişkisini ilerletmeye çelik gibi sert bir kararlılıkla karşı gelmesi ne kadar inandırıcıdır? "Ayrı dünyaların insanları" demek, her daim anlaşmakta güçlük yaşayacak bir ikili demektir. Biriyle çok iyi yol arkadaşıysanız ve onun hakkında böyle bir eleştiriniz olacaksa kendinize yalan söylüyorsunuz demektir. Eğer bu konuda çok kararlıysanız, karşı taraftan bile gizlemeniz gerekir gelgitlerinizi. Yoksa ona ihanet etmiş olursunuz ki, anlatıdaki sarılıp koklaşmalar, ağlaşmalar bu sınırı fazlasıyla aşmıştı. Uzun lafın kısası, sevdiğiniz biri size "Senin için değişmeye hazırım." dediğinde buna "Hayır." demek öyle de kolay değildir belki de.
Ayrıca birinin değişimine ilham olmak korkulacak bir şey değildir. O kişinin bizzat sizin evreninize dahil olmak için yabancı bir kimlik benimsediğine ikna olmak için bundan fazlasını bilmeniz gerekir. Karşı tarafın içinde kopan fırtınaları bilmeden atıp tutmak, asıl buna önyargı denir. Öyle değil mi? Tesadüfleri yıkmak için yazılması amaçlanmış bir kitap tam da anlamsız bir sona kavuşuyor. Hem de tüm olup bitenlerden sonra, okuyucuyu da bir beklenti içinde bırakarak...
Bazen olgunluk yalnızlık değildir belki de. Bazen kendini yollara vurup sonra başımıza başka bir olağanüstü karşılaşmanın gelmesini beklemek değildir. Bir başkasını beklemek değil... Karşımıza çıkan fırsatı tepmemektir. Birine bağlanmaktan, değişimden korkmamak, monotonluktan kaçmamaktır. Süreci yaşamak, çünkü kendini bulmak da ikinci kez olmaz. Eğer bir yolculuk insan gözünü açacaksa, ondan döndüğünde farklı bir gözle bakmalıdır insan her şeye. Öyle değil mi, dostlarım?