·232 syf.····Okunma: 22 Mart 2026 00:12 Kitap öncelikle bilimin, bilginin tarihi ile başlamaktadır. Bilgiyi alma yolumuz, bilimi oluşturan temel direklerin neler olduğuna dair tanımlarımız, nesnelliğin nasıl geliştiği, özerklik, tahakküm, erk gibi kavramlardan anladıklarımız ya da anlamamız istenen şekli konusunda uzun incelemelere yer vermektedir.
Toplumsal cinsiyetin gelişimine bakmak için yaşamımızın en başına, bakım aldığımız ilk deneyimlere kadar inerek bilimi bir erkek işi olarak görmemizin nedenini bulmaya çalışır. Aslında bunun bir gerçeklik değil bir ‘inanç’ meselesi olduğunu söyler. Yani bilimin erkek kişi olduğu, sert, duygudan arınık, hakimiyet kuran, nesnel olduğu iddia edilen özelliklerin erkeklerle bağdaşlaştırılmasını bir gerçeklik değil; içinde bulunduğumuz kültürün, psikososyal kuvvetler ağın, bizi bu şekilde inandırmak isteyen siyasal ortamın bir sonucu olduğunu belirtir.
Kitabın sonlarına doğru bu inancın değiştirebilmenin çözümünü de sunar:
Kitap boyunca bahsettiği tüm bu kavramlar için yeni tanımların yapılması ve hayatından, çalışmalarındaki felsefeden etkilendiği Barbara McClintock’un da dediği gibi bilimin, toplumsal cinsiyet meselesinin bir kenara bırakıldığı bir alan olarak, toplumsal cinsiyeti aşan bir şey haline getirilmesi gerektiğini ortaya atar. Böyle bir dönüşüm için ilk olarak tabii ki çok sayıda kadının bilime katılması gerekecek ki bilimin erkekliğe bağlılığının altı oyulabilsin. Bu tek başına yeterli değildir ama iyi bir başlangıç noktasıdır der yazar.
Bilimde ve hayatın birçok alanında eril perspektiften sıyrıldığımız, daha geniş insani bir perspektifi kendimize nirengi noktası seçtiğimiz günlere…