Bazı hikâyeler vardır; okurken sadece sayfaları çevirmezsiniz, kalbinizin içinden geçer… Bu kitap da tam olarak öyle bir his bıraktı bende.
İzmir’in o hafif esintili sokaklarında, altı genç kadının paylaştığı bir evin içinde buluyorsunuz kendinizi. Kahkahaların, gözyaşlarının ve en gerçek hâliyle dostluğun iç içe geçtiği o ortam… Sanki kapıdan içeri girseniz size de bir yer açacaklar gibi. O sıcaklık, o samimiyet kitabın en güçlü yanıydı.
Ve Papatya… Aşka inanmaktan vazgeçmeyen, kırılsa da içindeki ışığı söndürmeyen bir kalp. Onun duygularını hissederken bazen umutlandım, bazen de içim burkuldu. Toprak ise bambaşka bir uçta; geçmişin izlerini hâlâ taşıyan, kendini korumak için duvarlar ören biri. Ama ne kadar saklasa da, bazı hisler eninde sonunda yolunu buluyor…
İkisini bir arada okumak, bir yaranın nasıl iyileştiğini adım adım izlemek gibiydi. Büyük jestler değil; küçük anlar, uzun sohbetler ve fark etmeden birbirine dokunan iki ruh… İşte asıl etkileyici olan da buydu.
Yer yer “artık bırak kendini” diye içimden geçirdim, yer yer de o mesafeye hak verdim. Çünkü herkesin iyileşme süresi farklıdır, değil mi?
Eğer siz de hızlı başlayan değil, yavaş yavaş derinleşen, kalbe dokunan hikâyeleri seviyorsanız; dostlukla sarılmış bir aşkın içinde kaybolmak istiyorsanız, bu hikâye size çok iyi gelecek.
Bazen aşk bir anda başlamaz…
Bazen önce iyileştirir, sonra kendini hissettirir.