Orkun Galolar’ın "Zaten O Şarkıyı Ben Sana Yazmadım" isimli romanı, modern zamanların "tüketilebilir" ilişki anlayışına zıt düşen, derin ve melankolik bir sadakat hikâyesini merkezine alıp “Umut" karakteri üzerinden aslında hepimizin içindeki o değişimi sembolize eder.
Elif'e olan duygusu dışarıdan bakıldığında bir "takıntı" gibi görünse de, aslında karakterin kendi kimliğine (Umut'a) dönme çabasıdır.
Romanın başkahramanı Umut, çocukluk yıllarından itibaren aile dostlarının kızı Elif’e derin bir sevgiyle bağlıdır. Ancak Elif, hayatının bir noktasında arkasına bakmadan gider ve araya 15 yıllık bir ayrılık girer.
Bu uzun bekleyiş süresince Umut’un kalbindeki boşluk başka hiç kimseyle dolmaz. Elif 15 yılın sonunda geri döndüğünde, Umut’un ona duyduğu aşkın eskimediğini, aksine zamanla bir yazgıya dönüştüğünü görürüz. Kitap; kavuşmanın ötesinde, bir insanı beklemenin, ona adanmanın ve imkansızlığın içinde yeşeren o sarsılmaz aidiyet duygusunun hikâyesidir.
Beklemek mi, Kavuşmak mı? sorusunun zihinlerde yankılandığı eser, aşkı klasik bir "mutlu son" arayışından çıkarıp bir sabır sınavına dönüştürür. Aslında "Sevmenin kavuşmaktan çok beklemek anlamına gelmesi" ifadesi, kitabın felsefesini özetlemektedir.
Aşk burada bir eylemden ziyade bir duruş, bir vazgeçememe hali olarak tasvir edilir.
Ankara ise (çok sevdiğim şehirdir) buğulu sokakları ve gri havası ile hikâyenin melankolik yapısını desteklerken hüzne ev sahipliği yapan sessiz bir karakter gibidir.
Nihayetinde “Zaten O Şarkıyı Ben Sana Yazmadım", aşkın "kolayca vazgeçilebilir" olduğu bir çağda, sadakati bir erdem ve bir yük olarak taşıyanların hikâyesini anlatır okuruna. Duygusallığı gerçekçi bir zeminle birleştiren, samimi bir melankolik adanmışlıktır #zatenoşarkıyıbensanayazmadım