352 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Spoiler içerebilir.

Yıl 1984. Dünya üzerinde üç büyük devlet bulunmakta. Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Winston Smith isimli bir Okyanusya vatandaşının ana karakteri olduğu kitabımız yine bu ülke sınırları içinde geçiyor. Büyük Birader önderliğinde var olan iktidar yani Parti'nin hayatın her alanında baskısını son raddeye kadar hissettirdiği bir ortamda; insanların, evlerindeki tele-ekranlar aracılığıyla her hareketlerinin, en ufak bir yüz ifadelerinin dahi izlendiği bir ortamda, zihninde var olan -ölümüne neden olabilecek- düşünceleriyle birlikte yaşam savaşı veren Winston ile tanışıyoruz 1984'te. 1984 için bir tanımlama bulmak durumunda olsaydım bu tanımlama sanırım, "Dünyanın, insanın; dününe, bugününe ve yarınına dair korkunç bir senaryoya sahip; yaşanmış, yaşanmakta olan ve yaşanacak ürkütücü olayları içinde barındıran mükemmel bir distopya," olurdu. Evet gerçekten mükemmel bir kitap okudum, kusur bulmakta zorlandığım bulduğum kusurlarla dahi kusursuz bir kitap 1984. 1984 tarzında yazılmış kitaplar yerine daha farklı tarzda kitaplar okuyan biri olmama ve kitaba başlarken beğenip beğenmeyeceğime dair kafamda soru işaretleri olmasına rağmen bitirdiğimde bu kitabı okumakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamış oldum. Olaydan ziyade durum ağırlıklı bir kitap olmasına ve görece ağır bir konuyu ele almasına karşın kitabı okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum diyebilirim. Aksine George Orwell neredeyse her sayfada bana "İnanamıyorum, tam da öyle!" dedirtti. Ana karakterin zihninde yaşanan gelgitlerin anlatılmasındaki ustalık ve Parti'nin gerçekleştirdiği tüm o baskıyı sizin de üzerinizde hissetmeniz yazarın okuru etkilemek konusunda ne kadar usta olduğunun da bir diğer göstergesi. Ayrıca her on sayfada bir mutlaka can alıcı bir cümleyle karşılaşıyorsunuz, bu durum okur açısından kitabı çok daha ilgi çekici hale getiriyor.

Bir yazar düşünün, 1948 yılında yazımını tamamladığı bir kitapla hem yüzyıllar öncesine, hem yazıldığı döneme ışık tutmuş, hem de yüzyıllar sonrasına ışık tutacak son derece usta bir yazar. İşte George Orwell tam olarak böyle bir yazar; insan denen varlığın aslında ne denli kolay bir şekilde manipüle edilebildiği, iktidarın asıl amacının ne olduğu, savaş adı verilen güç gösterisinin kökeninde var olan şeylerin neler olduğu, savaşların, iktidarların dünleri ve bugünleri arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar olduğuna dair birçok gerçeği elli yılı aşkın bir süre önce yazılmış bir kitapla insanın yüzüne vuran bir yazar. Şimdi de, kendisine Büyük Birader adını veren, sokakta yürürken, evinizde uyurken, bacaklarınızı uzatmış dinlenirken, işe giderken, işten gelirken anlayacağınız günlük hayatınızın her anında gözlerini üzerinde hissettiğiniz bir figür düşünün. Paraların üstünde, sokaklarda bulunan pankartlarda, iş yerlerinde her yerde bu kişinin fotoğrafı mevcut ve şu şekilde bir de yazı: BÜYÜK BİRADER'İN GÖZÜ ÜSTÜNDE. İnsan doğası gereği çeşitli konularda gizliliği olmasını isteyen, zihninde düşüncelerin dönüp durduğu, binbir farklı duyguyu yaşayabilen bir canlı ancak Orwell'in 1984'ünde bu durum söz konusu bile olamaz, televizyon izlerken haberlere nasıl tepkiler verdiğiniz önemli, Parti adına konuşma yapan birini dinlerken surat ifadenizdeki değişimler önemli, bir kağıt parçasına yazdıklarınız, çizdikleriniz, okuduklarınız önemli, neden mi? Çünkü Büyük Birader'in Gözü Üstünüzde. İşte 1984 böylesi korkunç bir senaryoya sahip çünkü bu dünyada en ufak bir tebessümünüz, yüzünüzdeki bir kızgınlık ifadesi, aşık olmanız, evlenmek istemeniz gibi daha sayamadığım birçok nedenle kabusu yaşayabilirsiniz, gerçi bunları yapmasalar dahi bu insanlar kabusu yaşıyor. Winston Smith de bu insanlardan sadece biri, neye inanıp neye inanmaması gerektiği konusunda yaşadığı iç çekişmeyle, suçluluklarıyla, pişmanlıklarıyla ve yaşadığı her türlü duyguyla güçlü Parti'nin karşısında var olan bir insan.

1984 Okyanusya'sında her şey Parti'nin kontrolü altında. Öyle ki dil bile günden güne eritiliyor ve buna Yenisöylem deniyor. Peki nedir Yenisöylem? Parti'nin Devrim'in ardından ülkenin resmi dili haline getirmeye çalıştığı bu dil, bireylerin düşünmelerini düşünseler dahi dile getirmelerini engellemek amacıyla gerçekleştirilen uygulamalardan sadece biri. Eskisöyleme ait kelimeler en aza indiriliyor, dil ortadan kaldırılıyor çünkü insanlar düşünmemeli, düşüncelerini dil aracılığıyla rahatlıkla ifade etmemeli! Düşünce Polisi adı verilen ve dört bir yanda düşünce suçlusu arayan -evet yanlış duymadınız düşünce suçlusu- kişiler bile mevcut bu ülkede. Bir konu hakkında fikriniz var ve bırakın bunu dile getirmeyi bunu aklınızdan geçirmeniz dahi suç. Çünkü hiçbir şey Parti'ye karşı olamaz, her şey ama her şey, ne düşüneceğiniz bile parti kontrolünde olmalı. Bu bırakın hakkı hukuku insanın doğasına aykırı değil de nedir? İyiye iyi, kötüye kötü demesine engel olmak hiç kuşkusuz insana yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri. Kitabı okurken, okuduktan sonra aslında insan-devlet-iktidar gibi olguların hiçbir zaman farklı bir hale bürünmeyeceğinin farkına bir kez daha varıyorsunuz. İktidarın aslında insanlar için değil kendisi ve bünyesinde barındırdıkları için var olan bir örgütlenme olduğu gerçeği su götürmez bir şekilde çıkıyor insanın karşısına. 1984'te evet Parti insanların somut benliklerine hükmediyor ancak daha korkuncu zihinlerine hükmediyor ve bunu son derece başarılı bir şekilde yapıyor. Gücü ele geçiren, o gücü her zaman kendi devamlılığı için kullanıyor ve bunu yaparken kitlelere verdiği zararın farkında olmuyor. Kitabımızda Parti adı verilen iktidar, tüm yazılı organları ustalıkla manipüle ediyor ve insanları her şeyin Parti'nin söylediği gibi olduğu konusunda ikna ediyor. 1984'te sağınızda solunuzda mutlaka görebileceğiniz insan tiplemeleri karakter olarak yansıtılmış. Winston doğrunun ne olduğunu bulmaya çalışan ancak ulaştığı sonuçlar nedeniyle içten içe korkan, görece sorgulayan bir karakter, komşusu Bay Parsons hayatını Parti'ye adamış, iktidarın her yaptığını doğru kabul eden biri, Winston'ın daha sonradan tanışacağı Julia ise bu konular üzerinde düşünmek istemeyen, politik konular açıldığında sıkılan, Parti'nin uygulamalarının yanlışlığının farkında olan ancak bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuyla hareket eden biri. Evet kendimiz de dahil, hayatımız bu üç insan tipi tarafından çevrelenmiş durumda.

Sonuç olarak Parti öylesine güçlü ki bu gücünü suç işleyen insanları direkt olarak ortadan kaldırmak için kullanmıyor bunun yerine öncelikle o insanın zihnini alt üst ediyor; işkencelerle, şoklarla o insanın zihnine kendi doğrularını yerleştiriyor. Öyle ki bu güç, Parti'yi sorgulayan ve insanların bir araya gelseler aslında neler başarabileceklerinin farkında olan, Parti'yi alaşağı etmek için birçok şeyi yapmayı göze alan Winston'a dahi kitabın sonunda 2+2=5 yazdırabiliyor veya kazanıp kazanmadıkları belli olmayan bir savaşın sonucu Parti yanlısı bir şekilde ekrandan aktarıldığında heyecanla kendini sokağa atıp Büyük Birader'i çok sevdiğini düşündürtebiliyor. Evet o her şeyden çok nefret ettiği ve her şeyini elinden alan Büyük Birader'i.