Okurken klasik müthiş bir ön yargıyla okumaya başladım ama hikaye her karakterin ağzından anlatılmaya başlanınca hem ön yargılı olduğuma utandım hem de empati yapmanın önemini bir kere daha anladım... Eyüp rüya görüyor ve gördüğü rüyalardan uyuyamayacak hale gelince doktora gidiyor. Doktor rüya defteri yazmasını isteyince rüyalarını hatırlamaya başlıyor. Annesi kızına abla yerine anne görevi yüklüyor, anne görevi yüklenen Müesser kardeşleri arası ayrım yapıp Eyüp'ü kayırıyor. Veysel kardeşi Eyüp'ü her kıskanarak yaşıyor. Eyüp ise hep ailesinden farklı ve dışlanmış hissediyor, okuldaki başarısı sayesinde de yatılı okuyor ve ailesinden hep uzak kalıyor. Fakat hikaye ilerledikçe neden böyle kutuplaşılmış anlaşılıyor. Babaları Müesser ve Veysel'e cinsel istismarda bulunuyor... Bu yaşananlar Veysel'in durumu annesine söylemesi ve babasını öldürmeleri ile bitiyor. O sırada bebek olan Eyüp bunlara şahit oluyor ve ona rüya gördüğünü söyleyip rüyalar anlatılmaz diyerek susturuluyor. Herkes bu yaşananları içine atarak, paylaşmayarak kişiliklerini oluşturup bu şekilde yaşıyorlar. İletişimin önemini anlıyoruz bu kitabı okudukça. Konuşmanın paylaşmanın önemini...
Perihan'ın yaşadıkları da az değil. Baba başta yok diye yardımcı olmak yerine sığıntı muamelesi yapan dayıyla yaşamak. Çalışmaya zorlanan, çalışmaya mecbur olan bir genç kız. Büyürken gelişen vücudunu bastıran, hep azarlayan sinirini ondan çıkaran bir patron... Kitapta tek hoşuma gitmeyen kısım Veysel'in eşcinsel olduğu göndermesi. Arkadaşıyla boşanmayı konuşan Perihan'ın sohbetinden bu imayı alıyoruz ve babasının cinsel istismarına maruz kalan bir erkeğin eşcinsel olarak gösterilmesi ülkemizde zaten hala kabul görmeyen ve anlaşılmayan bir konuyu çok yanlış yerlere götürebilir diye düşünüyorum. Tacize uğradı ondan eşcinsel oldu gibi. Onun dışında konunun işlenmesi, herkesin ağzından olayıları dinlememiz bakış açımı çok genişletti.