·288 syf.····Okunma: 29 Mart 2026 14:36 Spoiler içerir.
Selahattin Enis’in Mahalle’si, savaş gazisi Rüştü’nün savaştan döndüğünde evini yanıp kül olmuş halde bulması ve karısını ve çocuğunu kaybetmesi üzerine bir mahallede bekçilik yapmasını anlatıyor. Kitap 1930’da bölüm bölüm Vakit gazetesinde yayınlanmış, kitabın kendisi de 1910-20 yıllarında geçiyor. Bilmiyorsanız Vakit o dönemlerde daha çok halkın ve orta sınıfın okuduğu bir gazete.
Selahattin Enis natüralizm akımını benimsemesiyle Türk edebiyatının Emile Zola’sı olarak biliniyor. Roman hakkında da tüm bu bilgiler ışığında yorum yapacağım.
Kitapta bölüm bölüm Rüştü’nün bekçilik yaptığı mahallede yaşayan insanlar anlatılıyor. Biraz ‘memleketimden insan manzaraları’ minvalinde olsa da, anlatılan bir karakterden diğerine geçişte kurgu hiç smooth değil, öyle sanki “tamam bunu tanıdık şimdi başka birinden bahsedicem” der gibi odak değiştiriyor. Bu, gazetede bölüm bölüm yayınlanmaya uygun bir format olsa da kitapta ardı ardına okurken biraz sıkıyor ve bütüncüllüğü bozuyor.
İçerik olarak da ilk eleştirim şu: kitapta toplumsal çürümeden bahsederken, erkek karakterler pek çok farklı açıdan konu edilirken (cimrilik, hırs, vatanseverlik, açgözlülük gibi), az sayıdaki kadın karakterler ise sadece bedenleri üzerinden konu ediliyor, iffetleri üzerinden sınıflandırılıyor. Kitaptaki kadın karakterlerin adeta başka karakteristik özelliği yok.
Yani kitabı dönemine göre yargılayayım diyorum da dönem 1920’ler. O sırada Atatürk kadınları göklere çıkarıyor. O yıllarda gazetelerde kadınların seçme ve seçilme hakkı, çalışma hayatına girmesi tartışılırken hemen yandaki sütunda Selahattin Enis toplum mühendisliğine soyunuyor. Bu dediğimi desteklemek için şimdi roman içinden bir konudan bahsedeceğim.
Şimdi, kitapta Rüştü baştan sona iyi bir karakter olarak lanse ediliyor, ancak kitapta bir kusur olarak tanıtılmayan, ama bana baya baya mizojinistlik gibi gelen kısımlardan bahsedeyim:
Kitabın zaten kadını iffetli ve tabiri caizse ‘orospu’ diye ayırdığını söylemiştim. Bunu da evet, Rüştü kendisi yapıyor. Mesela Niyazi Bey diye bir adam var, karısı zengin ve erkek düşkünü. Niyazi kendisi zengin değil, kadının onunla evlenmesinin nedeni onu bir paravan olarak kullanmak istemesi. Dolayısıyla Niyazi Bey aynı zamanda bir pezevenk :D. Bildiğiniz karısına erkek bulup getiriyor. Adam parasına baktığı için halinden memnun. Bunların evinde de habire kadınlı erkekli eğlenceler oluyor. Bu salak Rüştü de sapık gibi bunların evini gözetliyor. Sebep? Evden ayrılanlardan biri kayıp karısı olabilirmiş.
“Gene kimbilir bu gece, bu çatı altında uçurum kenarına girmiş hangi kızın veyahut hangi ailenin dayandığı temel taşları sessiz bir gürültü ile çökecekti?” sf. 211 (ya kardeş sen mahalle bekçisisin milletin evinin içinden sanane ya!!!)
Rüştü’nün böyle, karısının bir yerlerde orospu olduğuna dair güçlü paranoyaları var.
“O vakit Rüştü’nün gözleri önünde bir sürü karanlık hayaller canlandı. Sigara dumanları ve içki kokularıyla dolu basık tavanlı bir odada şeklini tarif edemediği bir kadın… Bu hayali, bu noktada şiddetle durdurdu. Bu perde kapanmalı, ebediyen kapanmalıydı.” sf. 177
Yani kardeş karın çocuğun ölü mü yaşıyor mu belli değil, oturup ‘sağlıklılar mı, iyiler mi acaba’ diye düşünmek yerine sabah akşam“ya karım orospu olduysa” diye düşünmekten panik atak geçireceksin nerdeyse.
Doğruya doğru o dönem (ve maalesef belki de hala) erkeğin namusu kendi eylemlerinden çok karısının iffeti üzerinden tanımlanıyordu. Romanda da zaten karısını sevdiğine dair pek bir ibare yok, Rüştü karısını kaybettiği için değil resmen karısının “lekelenmiş olma ihtimalinden” dolayı ağlıyor. Selahattin Enis’de belli ki bunu, Rüştü’yü namuslu bir vatansever olarak servis etmek için kullanıyor. Rüştü için dünyadaki en büyük trajedi karısının orospu olması, oğlunun da boynu bükük bir orospu çocuğu olması.
Şimdi natüralizm düşünüldüğünde romanın bu eksende olması çok normal gelebilir. Emile Zola’nın romanlarında fakir kadınların orospu olması kaçınılmaz bir sosyal sonuç. Ancak Emile Zola bunu yargılamıyor, sadece resmediyor. Selahattin Enis ise bunu ahlakçılıkla karıştırıyor.
“Eğer kendisi kötü karı olsaydı, mayası, cibiliyeti bozuk bir insan olsaydı, ayaklarının ucuna kadar gelen imkanlardan istifade ederdi. Fakat o kendi şerefi için oğlu Feyzi’ye bir gün orospu çocuğu dedirtmemek için ve esaret altında yaşayan kocasına namussuz diye hitap ettirmemek için açlığa katlanmış, zarurete boyun eğmiş, fakat etrafını saran çirkefler içinde boğulmak şöyle dursun, o çirkeflerden bir zerresinin bile üstüne sıçramasına müsaade etmemişti.” sf. 177
İffetli fakir kadın güzellemesi. Ana mesaj: Açlıktan geberseniz bile orospu olmayın.
“Bu kadar kadınlar vardır ki kocaları askerde oldukları ve bir tek geçim vasıtaları bulunmadığı halde tahta silmeyi, çamaşır yıkamayı, sabahlara kadar sönük bir lamba altında dikiş dikmeyi, tırnağı ile hayatını kazanmayı, orospulukla para kazanmaya daha ahlaklı bulmuşlardı. Semahat’ın (Rüştü’nün karısı) da böyle meşru bir maişet yolu varken bunu yapmayı orospuluk etmese bile herhangi bir adamla evlenmesine ne mana verilebilirdi?” sf. 257
“İhtimal Semahat, kendisinin askere gidişinin akabinde bu adamla evlenmişti, o takdirde bunun bir orospuluktan ve Semahat’ın bir orospudan ne farkı vardı?” sf. 257
Burada da hem orospuluk tanımını bulandırıyor hem de yine fakir ama namuslu kadın güzellemesiyle natüralizmden kopuyor. “Kadınların böyle çürümüş bir toplumsal yapıda temiz kalmaları imkansız” gibi bir yerden bakmıyor olaya. “Böyle bir durumda bile bir kişi temiz kalabiliyorsa diğerlerinin “düşkünlüğü” ya bir “tercih” ya da bir zayıflıktır” diyor adeta. Bu da Zola’dan bi hayli ters. Selahattin Enis direkt ahlakçılık yapıyor.
Velhasıl kelam romanın sonunda anlaşılıyor ki Semahat ve çocuğu Turhan gayet iffetli namuslu bir şekilde ölmüşler. Bu salak Rüştü’nün paranoyaları fos çıkıyor yani.
Romanı okurken keyif aldım ama bahsettiğim noktalarda kafayı yemedim de değil.