Gönderi

Puan vermedi·320 syf.··
2026 56. kitabı
Nietzsche dili çok ustaca kullanır. Kısa ve vurucu cümleler kurar. Dili dile düşürmez, hakkını verir. Cümlelerin alnından terler akacak kadar onlara derin anlamlar yükler. Belki de onun bu özelliği hem filolog hem de çok erken yaşlarda şiirle hemhal oluşundan kaynaklanıyordu. Şiir yazamadığı için felsefe yaptığını söylese de aslında şiir diliyle felsefe yapmış. Şiir ve felsefe yan yana değil, iç içedir Nietzsche’de. Başka filozofların çelişki gördüğü şiirle felsefe arasında o ilişki kurmuş. “Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin” diye yazmış, Salomé'ye yazdığı bir şiirde. Albert Camus, Salomé’ye veda eden Nietzsche’nin, geceleri dağlarda yürüyüşe çıkıp, dal ve yapraklardan yaktığı ateşin sönmesini seyrettiğini yazıyor. Bu şiir değil ama başlı başına şiirsel bir yaşam felsefesidir. “Şair olmak zorunda kaldığı için” utandığını söyleyen Nietzsche bir yanda kendini “Zerdüşt’ün şairi” olarak tanımlarken bir yandan da Zerdüşt böyle buyurdu isimli şaheserini felsefenin “evet diyen bölümü” olduğunu söyler. Bu çelişki değil onun için. O felsefeyle şiiri bütünleştiren özel, güzel bir üslupla yazan bir kriz filozofudur. “Şiirsellik, kriz sürecinin dilidir” diyor, Sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé. Fransız Kant’çi filozof Michel Foucault ise “Nietzsche'yi okuduğumda beynimden vurulmuşa döndüm. Mesleğimi terk ettim, ailemi terk ettim, Fransa'yı terk ettim” diyor. Belki de Melayê Cizîrî'yi okumuş bir Nietzsche, Nietzsche’yi okumuş bir Van Gogh, Beethoven’i dinleyen bir Melayê Cizîrî olsaydı yalnız şair, filozof ve ressam değil, şiir, felsefe ve resim de değişirdi. Filozof ve şairlere derin krizler yaşatan Doğu ve Batı’nın girdikleri bunaltıcı krizlere girmezlerdi. Nietzsche, ödevinin büyüklüğü ile çağdaşlarının küçüklüğü arasındaki orantısızlıktan bahseder. Sözü ettiği orantısızlık bizim çağımızı da kapsıyor mu? Niçin Zerdüşt, neden bir Yunan, Roma, Cin veya Hint bilgini değil de Kürt bir peygamber olan Zerdüşt’ü seçti? Bu sorunun cevabı bizde var mı? Nietzsche “Zerdüşt’üm geleceğin İncil’i, tüm beşeriyetin kaderini ihtiva eden insan dehasının en yüksek patlamadır” diye yazar, dostu Paul Deussen’a gönderdiği bir mektubunda. Ernest Bertram da, Nietzsche’nin Zerdüşt’te kullandığı üslubu “Hint metafiziği, Kuran didaktiği ve Kitab-ı Mukaddes’in mecazlarından müteşekkil nevi şahsına münhasır harmanlama bir üslup” şeklinde tanımlar. Zerdüşt, felsefeden ilham alan bir şair mi, yoksa şiirsel yetilere sahip bir filozof mu olduğunu söylemek hiç kolay değildir. Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli şah eserini, eserin hiç kolay olmayan diline benzer bir dille anlatma denemesini yapacağım. Görünüyor olmak “var olmak”, ilgi duymak “sevmek”, ses çıkarmak “konuşmak” ve yaklaşmak “yakınlaşmak” değildir. Ona yakın duranlar çoktu ama yakınları yoktu. İnsanlar arasında insana hasretti. Özlemini duyduğu insanlarla kalmak, onlarla diz dize bağdaş kurup oturmak, yüz yüze, göz göze konuşmak istiyordu. Kendisini rahatsız eden birçok şey vardı. Rahatlama arzusu, mayalı bir hamur gibi geçen her an şişiyordu. İnsan okumakla dolar, yazmakla olgunlaşır, konuşmakla rahatlar. Konuşmak; sesli düşünmek, yazmak; düşünerek okumaktır. Yazı, gözle duyulan düşüncenin sesidir. Ama gönül heybesinde gün yüzü görmemiş yeni sözleri yoktu, tedavülde kalkmış düşüncelerle Avrupa’nın üşüyen toplumsal ruhunu ısıtamıyordu. Bundan mustaripti, rahatlanamıyordu. Onu rahatlatacak bir şeyler yapmalıydı, kendi ağına çekilip avını bekleyen bir örümcek kadar hareketsiz duramazdı. Hemen harekete geçmeli ve yeni bir çıkış bulmalıydı, aklı bir ego çatıştırma merkezi gibi çalışan 19.yüzyıl Avrupa’sına. Kafasının içinde düşünce kasırgaları esmeye başlamıştı. Geç kalmadan, güneşle yüz yüze gelmesi, karanlığın derinliğinde mayalanmasını arzuladığı felsefi düşüncelerini şiirsel çekiç darbeleriyle yontması, sözlerine müzikal bir ruh vermesi, hislerini bir çocuğun gözleri kadar temiz, mavi gökte parlayan ay ışığında yıkanması gerektiğini biliyordu. Mutsuzluk üreten, stres üreten, umutsuzluk, hastalık ve depresyon üreten metropolün kirli gürültüsünde ömrünün geri kalan yılları, sonbahar yaprakları gibi sararıp kurumasını istemiyordu. Hiç kimse onu cezalı olduğu için kışlayı terk etmesi yasaklanmış bir asker gibi odasına hapsedemezdi. Kıta Avrupa’sının içinde, garip bir hüzün, güçsüzlük, bütün dünyaya karşı küskünlük duyuyordu. İçini, deniz tutmasını andıran manevi bir bulantı kaplamıştı. Batının geleceğinden saldırı borusunu duymuş bir savaş atı gibi irkilen Nietzsche’nin Zerdüşt’ü “Gerçekten, yolum ruhun içinden yüz beşikten ve yüz doğum sancısından geçti. Çok ayrılıklar geçirdim. Ben kalp burkan son saatleri tanırım” şeklinde tanımlıyordu kendi kendisini. İncinmiş bir ses tonuyla “hayat, kendini yakmak ve buna rağmen ısınamamaktır” diyordu. Bazen hıçkırıklarla dışarıya vuruyordu içindeki acıyı. “Ah, hayatımın öğleden sonrası! Ah, akşam öncesi mutluluk! Ah, açık denizde liman! Ah, belirsizlik içerisinde huzur! Ah, nasıl da kuşkuluyum hepinizden!” diyen Nietzsche’nin Zerdüşt’ü insanları dinden soğutan resmi dinin temsilcileri olan rahiplere, akıllarını kiliselerine dönüştüren filozoflara ve Bilim hakikattir ve hakikat bilimseldir diyen laboratuvar mabedin abidleri olan bilim adamlarına daha sağlıklı itiraz etmesi için on yıl boyunca şehri terk eder, insanlardan uzaklaşır, yüksek dağlara çıkar, derin vadilere iner, loş mağaralara çekilir ve yalnız yaşar. Yanında yüzünün kıyısını temaşa edecek hiç kimse olmaz, tek başına kalır. Fakat onun bu durumu denizin ortasında kalakalmış bir kazazedenin yalnızlığına benzemez. Yalnız türküler söyler ama söylediği yalnızlığın türküsü değildir. Geceleyin parlayan yıldızların ısısıyla tutuşturur düşünce harmanını. Güneşin tebessümüyle aydınlanır aklının koridorlarında uzun yolculuğa çıkan düşünce kervanı. Âlemin şiirsel ruhunu fısıldar, mantığının felsefeye tutkun kulağına. Ritmik ayak seslerini akort eder ve emin adımlarla kendi omzuna tırmanmaya çalışır, düştüğü yerden kendi denizinde yükselen bir dalga gibi yeniden yükselmek için. Derinliğin zirvesine tırmanarak zirvenin derinliğine iner. “Bunun için derinlere inmeliyim. Nasıl ki sen, akşamları denizin arkasına iniyor ve ölüler dünyasına da ışık götürüyorsan, ey bereketli yıldız! Ben de senin gibi, insanların deyimiyle onların arasına inmeliyim” der ve on yıllık bir inzivadan sonra bir gün sabah erkenden, ufkun yeni açılmış kiraz çiçekleri gibi pembeleştiği vakitte düşünce dağından iner. İlkin, dağın eteklerinde inşa ettiği düşler kulübesinden ormanın derinliğinde kök toplamaya çıkan bir ihtiyara rastlar. İhtiyar onu, o da ihtiyari hemen tanır. Bu yaşlı, ilahi dinin gayesini unutan, toplumsal sorumluluklarından kaçan, hayvanlarla konuşmayı insanlarla konuşmaya tercih eden, kamusal alanda çıkardıkları Tanrı’larını inanç, düşünce ve davranışlarından öldürerek insanların tanrılarını kendi benliklerinden öldürmeye öncü olan ve yaptıklarını da bilmeyecek kadar gafil olan yaşlı Hristiyan bir din adamıdır. Zerdüşt’ün insanlara geri dönüşünü anlamsız bulur ve onu dağda kalmasına ikna etmeye çalışır. Zerdüşt onu dinlemez, şehre gider, pazarda, kalabalığın içinde tanrı var deyip, yokmuş gibi yaşayan insanlara hitap eder. “Ben tanrıyı inananların yüreklerinde ölü buldum” der. İmparatora isyan ettiği için idama mahkûm edilen kocasının, Roma geleneklerine göre kendini bıçaklaması gerektiği halde korkmasına dayanamayan kadının, bıçağı kendi karnına saplayıp çıkardıktan sonra kocasına uzatıp “bak acımıyor” demesine benzer bir cesaretle, Avrupa’nın koşar adımlarla nihilizm krizine doğru ilerlediğini haber verir. Ciddi uyarılarda bulunur ve Batı’nın ölmüş toprağını yeni bir ruhla mayalandırmak ister. Olumsuz tepkilerle karşılanır, ciddiye alınmaz, alay konusu edilir, küçümsenir, çirkin gülümsemelere muhatap olur, delilikle itham edilir. Sözcüklerle kırbaçlanır, bakışlarla çarmıha gerilir, gözlerinde dalgalanan tiksintiyle geleceğe dair umut meşalesini söndürmek isterler. Biraz durur, kafasının içinde düşünce kasırgaları eser, dile getirmediği öfkeden çiğ taneleriyle örtülmüş bir çiçek gibi nemli ve soluk yanakları kızarır, gözlerine acılı bir anlatım çöker ve onlara incinmiş bir ses tonuyla şöyle seslenir: “insanın hedefini belirlemesinin zamanı geldi, insanın, en yüce umudunun tohumunu ekmesinin zamanı geldi. Toprağı hala yeterince zengin bunun için. Ama bu toprak yoksul ve çorak olacak gelecekte, tek bir ağaç bile yeşermeyecek artık onda.” Çünkü avlarını yakalamak üzere kafalarını uzatan aç yılanlar gibi dilini uzatan, fitne moderatörleri gibi konuşanların düşüncelerinde hiçbir kaos görmüyordu. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü, kaosu yeni düşüncelerin kuluçkası olarak görür. Ona göre “dans eden yıldızlar doğurabilmek için insanın içinde kaos olması gerekir.” Oysa ki modern insan içinde kaosu yitirmekte, dans eden yıldızlar doğurmamaktadır artık. Bundan olsa gerek modern insanı “son insan” olarak tasvir eder. Son insan metafizik tüm değerlerden yüz çeviren, bir sürüngen gibi kendini toprağa bağlayan, farklılıklara tahammülü olmayan insan. Son İnsana üst insanı anlatmak için gün yüzü görmemiş yeni kelimelerle doldurur gönül heybesini. Yırtılmayacak şekilde örer, kavramlar ağını. İçinin içini açar. On yıl önce dağlara, mağaralara çıkardığı külü ateşe dönüştürerek geri döner. Yavaş yavaş ağırlaşmış bir damla gibi damlamak ister kurak ve çoraklaşmış kıta Avrupa’sının kalbine. Yuvasına yılanın yaklaştığını gören bir kuşun telaşıyla gönül peteğinde biriktirdiği marifet balını kelimelerle ikram etmeye çalışır. Hikmet çocuğu cümleler kurar. Fakat sunduğu bilgi ilgi görmez. Çünkü ölüm meltemi ruhlarının ömür çırasını söndürmüştü. Tabut olmuştu ölmüş kalplerine, yaşayan bedenleri. İnsanların kirletemediği gökyüzü kadar temiz bakışlarıyla size yıllarca kurduğum düşleri getirdim, beraber gerçekleştirelim der ama onu duyacak göz bulamaz. Atmacaların keskin ıslıklarını tanımaz, sineklerin vızıltısına hayran kulaklar. Bakışlarında ne renk ne tat ve ne de koku olur eşeğin anırmasını müzik niyetiyle dinlemeye meftun olanlar. İncir ile beslenmeye alışık bir kuşun çölde yem peşinde koşma zorunda kalmanın ağırlığı çöker omuzlarına ve gönlünün kanı gözlerinden damlamaya başlar. “Ben bu kulakların dinleyeceği ağız değilim. Acaba önce kulaklarını mı patlatmalı ki, öğrensinler gözleriyle dinlemeyi” diye sorar kendi kendisine. Gölgesini kendisinden daha çok severler. Toplumun kulaklarına ikram ettiği her söz, mufassalın mücmel gömleği olduğunu düşündüğünden dolayı, sen öğret bize, bizim size nasıl davranmamız gerektiğini, kendi gözlerini bize ver ki seni senin gözlerinle görelim diyeceklerini bekler ama kalplerinde ölmüş Tanrı’larının ceset kokusu dillerinde ve davranışlarında yayılan çağdaşlarından hiç kimse onu ciddiye almaz. Antik Yunan’da tanrılara sunulan genç bir kurbanın talihsizliğinden de daha büyük bir talihsizlik yaşar, delilikle itham edilir. Dalından koparılmış bir gül hüznü çöker gülüşüne. Kalbi soğumuş bir yara kadar acır. İşlediği cinayeti sonradan fark eden bir katilin şaşkınlığı çöker bakışlarına. Gerçekten Avrupa’nın gerçeğe tahammül etmediğini görür. Çocukların karanlıktan korktuklarından daha çok hakikatin ışığından korktuklarına müşahede eder.
1000Kitap
Böyle Buyurdu ZerdüştFriedrich Nietzsche · Olympia Yayınları · 202047,5bin okunma
·
274 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.