Kitap, kocasını öldürdükten sonra tamamen sessizliğe gömülen Alicia Berenson ve onun bu sessizliğinin ardındaki nedeni çözmeye çalışan psikoterapist Theo Faber etrafında şekilleniyor. İlk bakışta bir cinayet davası gibi görünse de aslında arka planda çok daha derin bir psikolojik çözümleme yatıyor.
Kitabın tonu baştan sona oldukça karanlık. Cinayet, ihanet, pişmanlık, psikolojik savaş ve çarpık saplantılar gibi temalar hikayenin merkezinde yer alıyor. Bu yönüyle gerilimle birlikte aynı zamanda insan zihninin karanlık taraflarını da kurcalayan bir anlatı. O yüzden okurken zaman zaman rahatsız edici ama bir o kadar da çekici bir atmosfer oluşturuyor.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, Alicia’nın sessizliğinin kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyor oluşuydu. Onun geçmişine ve yaşadığı travmalara dair hissettiğim şeyler, daha olaylar netleşmeden bile beni içine çekti. Theo’nun bakış açısından ilerlemesi ise ayrı bir merak unsuru oluşturuyor. Hem bir terapist hem de bir tür dedektif gibi hareket etmesi olayı daha katmanlı hale getiriyor.
Sayfalar ilerledikçe sürekli “Kim neyi yaşıyor?” sorusu zihnimin bir köşesinde dönüp durdu. Karakterlerin geçmişleri, travmaları ve iç dünyaları kitabı sonlara doğru sadece bir gerilim olmaktan çıkarıp daha psikolojik bir boyuta taşıdı.
Finale geldiğimde ise gerçekten ters köşe hissini yaşadım diyebilirim. O noktada parçalar bir araya geliyor ve geriye dönüp bazı detayları yeniden düşünme isteği oluşuyor. Kitap bittikten sonra bile etkisi kolay kolay geçmiyor. Kitapla ilgili yorumlara baktığımda çoğu kişi “iyi ki okumuşum” yazmıştı, benim için de akılda kalan, üzerine düşündüren bir okuma oldu.
Sessiz HastaAlex Michaelides