Algernon’a Çiçekler, insanın içine yavaşça işleyen, fark etmeden derinleşen bir hikâye. Okurken her şey sakin ve sıradan ilerliyormuş gibi geliyor ama sayfalar ilerledikçe içinin bir yerinde ince bir sızı oluşmaya başlıyor. Bu sızı büyüyor, ağırlaşıyor ve kitabın sonunda insanı sessiz bir hüzünle baş başa bırakıyor. Sanki birinin hayatına çok yakından tanıklık etmiş ve onu kaybetmiş gibi.
Charlie ilk başta çok saf ve iyi kalpli biri. Hayatı basit ama bir o kadar da temiz. Sonra zekâsı artıyor ve dünya onun için bambaşka bir hale geliyor. Ama bu değişim sandığı gibi güzel olmuyor. Aksine, daha önce fark etmediği şeyleri görmeye başlıyor. İnsanların ona güldüğünü, onu ciddiye almadığını anlıyor. İşte o an kitap insanın içine dokunmaya başlıyor.
En acı olan şey ise şu: Charlie ne kadar çok anlarsa, o kadar yalnız kalıyor. Eskiden ait olduğu yere artık ait değil. Ama yeni dünyada da kendine bir yer bulamıyor. Arada kalmış gibi. Bu his kitabın en ağır tarafı.
Hikâyenin en sarsıcı yanı ise, bu değişimin kalıcı olmaması. Charlie’nin ulaştığı her şeyin bir gün elinden kayıp gideceğini fark etmesi, kitabı çok daha derin bir yere taşıyor. Çünkü burada sadece kaybetmek yok; kaybedeceğini bile bile yaşamak var. Bu, insanın içini yavaş yavaş kıran bir duygu.
Ve kitap bittiğinde geriye tek bir his kalıyor: İnsan bazen anladığı kadar yalnızlaşıyor.
Bir de şarkı bırakayım Charlie'ye...
youtu.be/foKt6cvyH6k?si=...