Okurken bir metin okumadım; bir hâlin içine girdim. Abartmıyorum, ömrümde böyle bir şeyle pek karşılaşmadım. Stefan Zweig burada bir hikâye anlatmıyor aslında. Yağmuru anlatıyor diyorsun, değil. Sıcağı anlatıyor diyorsun, o da değil. İnsanın içini anlatıyor. Ama bunu öyle dolaylı, öyle zarif yapıyor ki fark ettiğinde zaten iş işten geçmiş oluyor. Okurken bir yerde duygularım taştı. Gözlerim doldu, ama neden dolduğunu açıklamak zor. Çünkü ortada büyük bir olay yok. Sadece bir yoğunluk var. Bir sıkışma, bir taşma hâli… ve o hâl sana da geçiyor.
Bence bu metnin asıl gücü burada: anlatmıyor, hissettiriyor. İnsanın içindeki en tarif edemediği duyguları alıp kelimeye döküyor.
Ve bunu öyle sade bir dille yapıyor ki insan daha da hayrete düşüyor.
Edebiyatın ne kadar büyük bir güç olduğunu böyle metinlerde anlıyorum. Çünkü bir insan, sadece kelimelerle seni bulunduğun yerden alıp bambaşka bir ruh hâline sokabiliyor.
Bu yüzden ‘Kadın ve Manzara’ benim için bir hikâye değil;
bir duygunun ta kendisi.